top of page

What The Dickens

21 Ağu
6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 11 saat önce

Dickens’tan Önce Gelen Bir Dickens


What The Dickens ürün kutusu

Bazı çayların adı, reçete tamamlandıktan sonra düşünülmüş bir başlıktan çok, ilk yudumu alan kişinin vereceği tepki gibi durur. WHAT THE DICKENS da tam olarak böyle bir çaydır; karabiber, defne yaprağı, adaçayı, centiyane, pelin otu, yıldız anason, muskat, biberiye, ardıç tohumu ve portakal kurusundan oluşan bu alışılmadık karışım, fincana yaklaştığınız anda tanıdık bir bitki çayıyla karşı karşıya olmadığınızı belli eder. Kokuda orman, baharat dolabı ve eski bir eczane arasında gidip gelen bir dünya açılır; ilk yudumun ardından acılık yavaşça yerleşir ve insan ister istemez aynı soruyu sorar:


“Bunun içinde ne var böyle?”


İngilizcenin bu şaşkınlık için biraz daha tarihî, biraz daha teatral bir ifadesi vardır: What the dickens? Bugün tonuna göre “Bu da ne?”, “Ne halt oluyor?” ya da “Bu ne cehennem?” gibi karşılıklar verebileceğimiz bu söz, ilk bakışta Charles Dickens’la ilgiliymiş gibi görünse de yazardan iki yüzyıldan daha eski bir geçmişe sahiptir. Buradaki dickens, “devil” sözcüğünün yerine kullanılan eski bir örtmecedir; başka bir deyişle, şeytanın adını doğrudan anmadan aynı şaşkınlığı ve öfkeyi ifade etmenin daha terbiyeli yoludur. İngilizcenin küfür etmekten vazgeçmek yerine küfürlerin üzerine küçük dantel örtüler sermekteki başarısı düşünülürse, what the dickens? için bugünkü what the hell? ifadesinin salona girmeden önce ayakkabılarını silmiş akrabası demek mümkündür.

İfadenin yazılı dildeki en meşhur erken kullanımlarından biri, William Shakespeare’in The Merry Wives of Windsor adlı komedisinde karşımıza çıkar. Mistress Page, Sir John Falstaff’ın adını hatırlamaya çalışırken “I cannot tell what the dickens his name is” der; kabaca, “Herifin adı her ne halt idiyse…” Shakespeare’in bu sözü gerçekten icat edip etmediğini bilmiyoruz; büyük ihtimalle konuşma dilinde zaten dolaşan bir ifadeyi sahneye taşıdı. Fakat onu yüzyıllar boyunca yaşayacak biçimde kayda geçiren isimlerden biri olması, deyimin bugün hâlâ Shakespeare dünyasıyla birlikte anılmasına yetti.

Üstelik unutulan ismin Falstaff’a ait olması da tesadüfün komik tarafıdır. Falstaff; iri, gürültülü, palavracı, içkiye fazlasıyla düşkün ve başına gelen hemen her durumdan kendi lehine bir sonuç çıkarmaya çalışan bir şövalyedir. Böyle bir adamın adını hatırlamaya çalışırken şeytanı anmak bütünüyle ölçüsüz sayılmaz. Bu küçük sahne, WHAT THE DICKENS’ın ruhuna da oldukça yakındır; çünkü çayımız da kendisini ilk bakışta kolayca tanımlatmaz, ne olduğunu anlamak için içindekiler listesini bir kez daha okutur ve bütün bu bitkilerin aynı fincanda ne aradığını merak ettirir.


Reçetenin çıkış noktası bizi Shakespeare’in yaşadığı döneme yakın bir başka dünyaya, 17. yüzyılın bira kazanlarına götürüyor. O yıllarda bira ve ale yalnızca keyif için içilen içkiler değil, gündelik hayatın önemli parçalarıydı; üretimleri ise maltın hazırlanmasından suyun ısıtılmasına, mayalanmanın izlenmesinden fıçıların saklanmasına kadar ciddi emek gerektiriyordu. Bunca uğraştan sonra bir fıçının düzleşmesi, fazla ekşimesi ya da istenmeyen tatlar geliştirmesi hâlinde onu hemen dökmek son seçenekti. Elde kalan içecek çeşitli bitkiler, kökler, kabuklar ve baharatlarla yeniden kaynatılabilir, güçlü aromalarla başka bir karaktere taşınarak içilebilir hâle getirilmeye çalışılabilirdi.

Bu işlem bugünkü anlamıyla birayı baştan üretmekten çok, eldeki fıçıya ikinci bir hayat vermekti. Yeni eklenen acılık kusurlu tadın yönünü değiştiriyor, reçineli otlar ağır kokuların üzerine başka bir katman kuruyor, baharatlar ise içeceği eski hâline döndürmese bile daha ilginç bir şeye dönüştürüyordu. Erken modern mutfakta “iyileştirmek” ile “kusuru ustaca başka bir karaktere çevirmek” arasındaki sınırın her zaman kesin olmadığını düşünürsek, bu yaklaşım son derece anlaşılırdır. WHAT THE DICKENS, işte bu tarihsel fikrin çağdaş ve alkolsüz bir yankısıdır: Ortada artık bira, malt ya da maya bulunmaz; geriye, bir zamanlar yorulmuş bir fıçının kaderini değiştirebilecek botaniklerin karanlık ve tuhaf hatırası kalır.


Reçetenin omurgasını centiyane ile pelin otu kurar. Her ikisi de acılık konusunda son derece ciddidir, fakat aynı şeyi söylemezler. Centiyane daha derin, köksü ve uzun süren bir acılık getirerek fincanın bütün yönünü değiştirirken pelin otu daha kuru, yeşil ve aromatik bir iz bırakır. Birlikte kullanıldıklarında çayın tatlı ya da kolayca sevilen bir akşam demlemesi olmayacağını daha ilk yudumda ilan ederler; acılık bir ayrıntı olarak kenarda durmaz, reçetenin üzerine inşa edildiği temel hâline gelir.


Fakat bir içeceği yalnızca acılaştırmak onu ilginç yapmaya yetmez; acılığın çevresinde dolaşacak, ona gölge ve derinlik kazandıracak bir aroma dünyası gerekir. Defne yaprağı, adaçayı, biberiye ve ardıç tohumu bu görevi üstlenir. Defne ağır ağır açılan odunsu ve balsamik kokusuyla eski mutfakları hatırlatırken adaçayı daha kuru, güçlü ve hafif kafurumsu karakteriyle reçeteyi geçmişin şifalı bitki dolaplarına yaklaştırır. Biberiye ile ardıç ise reçinenin iki ayrı tonunu taşır: Biberiye daha sıcak, yeşil ve güneşli; ardıç daha serin, çamsı ve ormansıdır. Yan yana geldiklerinde fincanın içinde, yabani otlarla çevrili eski bir bira kazanı hayal etmek hiç de zor olmaz.


Karabiber, yıldız anason, muskat ve portakal kurusu bu koyu bitkisel gövdenin içinde hareketi sağlar. Karabiber dilin üzerinde kuru ve odunsu bir keskinlik yaratırken muskat daha sıcak, karanlık ve reçineli bir baharat katmanı ekler. Yıldız anasonun tatlı ve meyanı andıran kokusu, centiyane ile pelin otunun acılığını ortadan kaldırmak yerine onunla küçük bir duyusal oyun oynar; burun tatlı bir şey beklerken damak bambaşka bir karşılık alır. Portakal kurusu ise bütün bu gölgeli aromaların arasına ışık taşıyarak ardıcın ve karabiberin narenciyemsi taraflarını belirginleştirir, anasonun kokusunu yukarı kaldırır ve acılığın içinde ilerleyebileceğiniz dar bir yol açar.


Böylece reçete üç katmanda çalışır: Centiyane ile pelin otu uzun ve kararlı acılığı kurar; defne, adaçayı, biberiye ve ardıç yabani, yeşil ve reçineli gövdeyi oluşturur; karabiber, muskat, yıldız anason ve portakal ise bu gövdenin çevresinde sıcaklık, keskinlik ve beklenmedik kokular yaratır. Malzemeler tek tek sayılmaktan çok birlikte eski bir bitkisel bira, alkolsüz bir bitter ya da kullanma amacı kaybolmuş tarihî bir iksir hissi uyandırır. WHAT THE DICKENS’ın kesin bir kategoriye yerleşmekte isteksiz oluşu da zaten cazibesinin önemli bir parçasıdır.


Etikette bizi karşılayan figürün Puck olması bu nedenle tesadüf değildir. Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı oyununda Robin Goodfellow adıyla da anılan Puck, Periler Kralı Oberon’un habercisi ve güvenilir baş belasıdır. Kötülük yapmak için dolaşan bir şeytan değildir; fakat insanların düzenine, planlarına ve kendilerini fazla ciddiye alma eğilimlerine pek saygı duyduğu da söylenemez. Yanlış kişinin gözlerine aşk iksiri sürerek ormandaki ilişkileri birbirine karıştırır, prova yapan zanaatkâr Bottom’ın başını eşek başına dönüştürür ve ortaya çıkan kargaşayı, sonuçlarından kendisi sorumlu değilmişçesine büyük bir keyifle seyreder.


Etikette kullandığımız Puck, İsviçre doğumlu İngiliz ressam Henry Fuseli’nin yaklaşık 1810–1820 yıllarına tarihlenen ve bugün Folger Shakespeare Library koleksiyonunda bulunan yağlı boya tablosundan alınmıştır. Fuseli, Shakespeare’in hayaletler, cadılar, periler ve doğaüstü varlıklarla dolu karanlık tarafına özel bir ilgi duyuyor; klasik sahneleri masalsı bir zarafetten çok gotik bir tekinsizlikle yorumluyordu. Onun Puck’ı da çocuk kitaplarından çıkmış sevimli bir peri değildir. Karanlığın içinde süzülen figürün yüzünde masum sayılamayacak bir gülümseme vardır; bir şaka hazırlıyor olabilir ya da şakayı çoktan yapmış ve sonucunu bizden önce görmüş olabilir. Hangisi olduğunu bilmeyiz, ancak ortaya çıkacak karmaşadan bizim kadar endişe duymadığı açıktır.


Puck bu yönüyle hem çayın adına hem reçetenin karakterine kusursuz biçimde bağlanır. Bir insanın başı neden eşeğe dönüşmüştür, yanlış kişiler neden birbirlerine âşık olmuş, gece boyunca ormanda tam olarak ne yaşanmıştır? Bütün bu soruların sonunda söylenebilecek en uygun sözlerden biri what the dickens? olurdu ve cevap büyük ihtimalle Puck’a çıkardı. Aynı figürün pelin otu, ardıç, adaçayı, defne, yıldız biçimli anasonlar ve muskatla dolu bu reçeteye bakıp kendisini evinde hissetmesi de son derece doğaldır. Bunlar, bir yaz gecesi insanların algısını değiştirmek üzere havanda dövebileceği malzemelere benzer; Puck reçeteyi görse muhtemelen yadırgamaz, yalnızca ölçülerle biraz oynardı. Bu nedenle onu mutfakta yalnız bırakmamak akıllıca olabilir.


Fincanda da buna benzer bir kargaşa, fakat dikkatle kurulmuş bir kargaşa yaşanır. İlk kokuda ardıç, biberiye, adaçayı, anason ve portakal daha kolay seçilebilir; yudum alındığında defne ile baharatlar açılır, ardından centiyane ve pelin otunun başlangıçta uzakta duran acılığı büyüyerek merkeze yerleşir. Çay kendisini ilk anda sevdirmek için bütün tatlarını yumuşatmaz; bunun yerine önce şaşırtır, sonra ikinci yudumda içindeki malzemeleri aratır. Birkaç yudum sonra onun bir bitki çayı mı, alkolsüz bir bitter mi, eski bir bira reçetesinin hayaleti mi, yoksa Puck’ın ormanda hazırladığı ve üzerine kullanım talimatı yazmayı unuttuğu bir iksir mi olduğuna dair kendi açıklamanızı kurmaya başlarsınız.


WHAT THE DICKENS bu nedenle herkese göre hazırlanmış gibi davranmaz. Tatlı, yumuşak ve kolayca tanınan bir fincan arıyorsanız yanlış kavanozu açmış olabilirsiniz; fakat acı tatları, eski reçeteleri, bitkisel içkileri, tuhaf tarihsel ayrıntıları ve bir içeceğin ne olması gerektiği konusunda fazla kesin konuşmamayı seviyorsanız doğru yerdesiniz. Kapağı açtığınızda yükselen defne, pelin otu, ardıç, anason ve portakal kokusu kaşınızı hafifçe kaldırıyor, içindekiler listesini yeniden okumanıza neden oluyor ve fincan daha demlenmeden aklınıza tek bir soru getiriyorsa, çayın adı görevini çoktan yerine getirmiş demektir.


Etiketteki Puck ise yüzündeki o tekinsiz gülümsemeyle sizi seyretmeye devam eder; az sonra ne içeceğinizi bildiği hâlde açıklamaya hiç niyeti yokmuş gibidir. İçerikte şeytan bulunmadığını kesin olarak söyleyebiliriz. Puck konusunda aynı güvenceyi vermemiz biraz daha zor.

 

What The Dickens
FromTRY 515.00
Satın Al

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page