Sherwood Forest
Güncelleme tarihi: 11 saat önce
Bir ormana girmek, ortaçağ insanı için yalnızca ağaçların arasına girmek değildi.

Yol daralır, görüş kısalır, sesler yönünü kaybederdi. Bir dalın kırılması geyik, kurt, haydut ya da yalnızca rüzgâr anlamına gelebilirdi. Şehirde kimin sözünün geçtiği, hangi yasanın sizi koruduğu ve yardım çağırırsanız kimin duyacağı az çok belliydi. Ormanda ise birkaç adım sonra bütün bu kesinlikler ağaçların arkasında kalırdı.
Sherwood, bu belirsizliğin en ünlü ormanlarından biridir.
Nottinghamshire’da bulunan bölgenin adı yazılı kaynaklarda ilk kez 958 yılında Sciryuda biçiminde görülür: “shire’a, yani kontluğa ait ormanlık alan.” Normanların 1066’da İngiltere’yi ele geçirmesinden sonra Sherwood kraliyet av ormanına dönüştü. Kral John ve I. Edward gibi hükümdarlar burada avlandı; geyikler, ağaçlar ve ormanın diğer kaynakları kraliyetin koruması altına alındı.
Buradaki “orman” sözü bugünkü anlamıyla kesintisiz, karanlık bir ağaç denizini ifade etmiyordu. Ortaçağ İngiltere’sinde forest, özel kraliyet yasalarına tabi geniş bir bölgenin hukuki adıydı. İçinde meşe ve huş koruları kadar fundalıklar, açık otlaklar, köyler, manastır arazileri ve yollar da bulunabilirdi.
Sherwood’un on üçüncü yüzyılda yaklaşık yüz bin dönümlük bir alanı, Nottinghamshire’ın neredeyse beşte birini kapladığı düşünülür. Bu geniş coğrafyada ağacı kesmek, geyik avlamak, odun toplamak ve toprağın kaynaklarından yararlanmak herkes için serbest değildi. Vert and venison —orman örtüsü ve av hayvanları— krala aitti. Orman görevlileri, bekçiler ve muhafızlar bu ayrıcalığı sıkı ve zaman zaman acımasız kurallarla korurdu.
Bir geyik, onu avlayan aç bir köylüden hukuken daha kıymetli olabilirdi.
Robin Hood’un hikâyesinin böyle bir yerde doğması tesadüf değildir.
Londra ile York arasındaki önemli kara yolu Sherwood’un içinden geçiyordu. Tüccarlar, din adamları, haberciler ve varlıklı yolcular; yanlarında para, kumaş, yiyecek ve haberlerle bu güzergâhı kullanıyordu. Fakat kraliyetin yasası ormanın her yerinde aynı güçle hissedilmiyordu. Ağaçların arasında yaşayan ve hukukun koruması dışına atılmış kişiler için yoldan geçen zengin bir yolcu, karşı konulması zor bir fırsattı.
Outlaw —kanun kaçağı— yalnızca suç işlemiş insan demek değildi. Kelimenin asıl ağırlığı, kişinin yasanın dışına çıkarılmış olmasında yatıyordu. Artık kanun onu korumuyor, dolayısıyla toplumdaki eski yeri de kalmıyordu. Evi, köyü ve düzenli hayatı elinden alınan kişi için orman hem sürgün hem sığınak hâline geliyordu.
Şehirde saklanamazdı.
Sherwood’da ise bir ağacın arkasında bütün bir hayat kurulabilirdi.
Robin Hood’un gerçekten yaşamış tek bir tarihsel kişi olup olmadığını bilmiyoruz. Farklı dönemlerde kayıt altına alınmış birçok Robin, Robert Hood ya da Robehod vardır; hatta zamanla Robin Hood adının herhangi bir kanun kaçağı için kullanılan genel bir lakaba dönüşmüş olması mümkündür. Tarih, bize yeşil giysili bir adamın doğum belgesini bırakmamıştır.
Ama hikâyelerini bırakmıştır.
Robin Hood’a ilişkin sözlü anlatıların ne kadar geriye gittiğini kesin olarak bilmiyoruz. On dördüncü yüzyılın sonuna gelindiğinde adı artık insanların bildiği şarkı ve kafiyelerde dolaşıyordu. Günümüze ulaşan en eski kapsamlı baladlar ise on beşinci yüzyıldan kalır. Bunların içindeki Robin, modern filmlerde gördüğümüz kusursuz ve romantik halk kahramanından daha serttir.
Çabuk öfkelenir. Dövüşür. Aldatır. Soyar. Gerektiğinde öldürür.
İlk hikâyelerde her seferinde zenginden alıp yoksula para dağıtan, toplumsal eşitsizliğe karşı bilinçli bir program yürüten zarif bir devrimci değildir. “Zenginden alıp fakire verme” cümlesi, efsanenin sonraki yüzyıllarda belirginleşen ahlaki özetidir. Fakat erken anlatılarda da Robin’in zayıf olana yardım ettiği, borç içindeki bir şövalyeye para verdiği; açgözlü din adamlarına, yozlaşmış görevlilere ve Nottingham Şerifi’nin temsil ettiği adaletsiz iktidara karşı durduğu görülür.
Onun adaleti mahkeme salonunda yazılmaz.
Ağaçların altında uygulanır.
Bu nedenle Sherwood yalnızca Robin Hood’un saklandığı yer değildir. Orman, hikâyenin ahlaki düzenini tersine çeviren asıl sahnedir. Şehrin içinde saygın ve güçlü görünen bir piskopos ya da şerif, ağaçların arasına girdiğinde hesap vermek zorunda kalabilir. Kanunun suçlu ilan ettiği adam ise burada ev sahibi, hâkim ve bazen de kurtarıcıdır.
Kralın yasası ormanı çevreler.
Robin’in yasası onun içinde yaşar.
Fakat Sherwood’a giren herkes orada dostluk bulmaz.
Yolcu için orman güvensizdir. Ağaçların arasında kimin sizi izlediğini, bir sonraki dönemeçte yolun kapanıp kapanmayacağını bilemezsiniz. Yaprakların içinden bir ok çıkabilir. Sessiz görünen çalılıkların ardında bir düzine insan bekliyor olabilir. Robin Hood hikâyelerinde karşılaşmalar çoğu zaman kibar bir selamla başlar; fakat çok hızlı biçimde dövüşe, sınava ya da kesenin boşaltılmasına dönüşebilir.
Orman önce sizi tartar.
Kim olduğunuzu, ne taşıdığınızı ve başkalarına nasıl davrandığınızı öğrenmek ister.
Fakat bu ilk sınavı geçerseniz Sherwood’un başka bir yüzü açılır.
Robin yalnız değildir. Yanında Little John, Much the Miller’s Son, Will Scarlet ve daha sonra anlatılara katılan Friar Tuck, Alan-a-Dale ile Maid Marian’ın da bulunduğu genişleyen bir topluluk vardır. Bugün onları Merry Men —Neşeli Adamlar— adıyla tanırız. Buradaki neşe yalnız kahkahadan ibaret değildir. Birlikte hareket eden, aynı tehlikeyi paylaşan ve ormanın içinde birbirine yaslanarak yaşayan bir yoldaşlık duygusudur.
Kanun sizi toplumun dışına attığında, hayatta kalmanın yolu kendinize yeni bir toplum kurmaktır.
Sherwood’daki sofranın bu yüzden özel bir anlamı vardır. Erken baladlarda Robin’in yolu kesilen kişileri hemen soymak yerine önce yemeğe çağırdığı, onlarla birlikte sofraya oturduğu anlatılır. Misafirin kim olduğu ve parasını nasıl kazandığı yemekten sonra anlaşılır. Cömert birine cömertlik, zalim ya da açgözlü olana ise başka türlü bir hesap düşer.
Ağaçların altında kurulan sofra yalnız karın doyurmaz.
Karakter ölçer.
Bu, Robin Hood efsanesinin en güzel çelişkilerinden biridir. Dışarıdan bakıldığında Sherwood tehlikenin evidir. İçerideyse paylaşılan ekmek, korunan dostlar ve birbiri için hayatını riske atan insanlar vardır. Yoldan geçen zengin için tehdit olan aynı orman, haksızlığa uğramış biri için sığınak olabilir.
Sherwood kapılarını herkese aynı biçimde açmaz.
Fakat sizi içeri kabul ederse etrafınızı sarar.
Sherwood Forest çayını tasarlarken ormanın tam da bu çift karakterini fincana taşımak istedik.
Reçete gerçek bir ortaçağ içeceğini yeniden kurmaya çalışmaz. Yeşil çay, hibiskus ve arı poleninin Robin Hood’un sofrasında bulunduğunu iddia etmiyoruz. Buradaki malzemeler tarihsel bir erzak listesi değil; ormana girerken ve ormanın sizi kabul etmesinden sonra duyduğunuz iki farklı hissin karşılığıdır.
İlk karşılaşmayı yeşil çay ile ısırgan otu kurar.
Yeşil çayın berrak, bitkisel ve hafif buruk karakteri; ağaç kabuklarının, ezilmiş yaprakların ve güneş görmeyen patikaların serinliğini taşır. Tatlı bir meyve çayı gibi hemen gülümsemez. Önce mesafesini korur. Fincanın içinde temiz ama ciddi bir yeşillik kurar; sanki ormanın sınırına geldiğinizi ve bundan sonraki adımlarınıza dikkat etmeniz gerektiğini söyler.
Isırgan otu ise Sherwood’un ilk muhafızıdır.
Ona dikkatsizce dokunursanız kendini hemen belli eder. Yapraklarının üzerindeki ince tüyler, yanma ve batma hissi bırakarak bitkinin çevresinde görünmez bir sınır oluşturur. Gösterişli dikenleri yoktur; uzaktan bakıldığında sıradan, hatta yumuşak görünebilir. Fakat yaklaşmanın bir usulü olduğunu öğretir.
Bir kanun kaçağının ormanı için bundan daha uygun bir bitki düşünmek zordur.
Isırgan, aynı zamanda yalnızca savunma değildir. Doğru biçimde toplandığında ve işlendiğinde yüzyıllardır yemeğe, bitkisel içeceklere, kumaşa ve çeşitli ev işlerine giren yararlı bir bitkidir. Çiğ hâliyle dokunana karşı sert, hazırlandığında ise besleyici ve sıcak bir ev malzemesi…
Tıpkı Sherwood gibi.
Dışarıdan gelen yabancıya batabilir.
İçeridekilere bakar.
Yeşil çay ile ısırgan otu birlikte reçetenin güvensiz, yabani ve hafifçe uyarıcı tarafını kurar. Ormanın girişindeki serinliği, ayak altında kırılan dalları ve görünmeyen gözlerin sizi izlediği hissini taşırlar. İlk yudumda “Burada her şey güvenli” demezler.
Daha çok şunu sorarlar:
Buraya neden geldiniz?
Fakat reçete bu soruyla sona ermez.
Arı poleni, ağaçların arasından süzülen küçük altın ışıklardır. Ormanın yalnız karanlık ve dikenlerden ibaret olmadığını; görünmeyen sayısız canlının birlikte çalıştığı büyük bir yaşam alanı olduğunu hatırlatır. Polen, tek başına hafif ve dağınık görünür. Fakat arılar onu toplar, taşır ve kovanın ortak emeğine dönüştürür.
Robin Hood’un çetesiyle kurduğu bağ da burada belirir.
Bir tek polen tanesinin yapamayacağını binlercesi yapar. Tek bir kanun kaçağı kolayca yakalanabilir; fakat birbirinin izini örten, yiyeceğini paylaşan ve tehlike geldiğinde birlikte hareket eden bir topluluk ormanın kendisi kadar dirençli hâle gelir.
Polenin altın rengi, yeşil çay ile ısırganın serin dünyasına sıcaklık katar. Bunu yoğun bir baharat sıcaklığıyla değil, güneşin bir anlığına yaprak örtüsünü delip toprağa düşmesi gibi yapar. Fincanı tatlılığa boğmaz; yabani yeşilliğin içinde küçük bir iyilik ihtimali bırakır.
Elma kurusu ise Sherwood’un sofrasıdır.
Elma, gösterişli bir şölen meyvesi değildir. Taşınabilir, saklanabilir, bölüşülebilir ve kurutulduğunda uzun yolculuklara dayanabilir. Reçeteye evin ve erzak çantasının tanıdık kokusunu getirir. Isırgan otu ile yeşil çayın mesafesini yumuşatır; yolun sonunda birilerinin sizi ateşin yanına çağırabileceğini hissettirir.
Elma kurusunun sıcaklığı bir şömine kadar büyük değildir.
Daha çok, cebinden çıkardığı son parçayı ikiye bölüp yarısını size uzatan birinin sıcaklığıdır.
Kuşburnu, ormanın dostluğunun bütünüyle evcilleşmediğini hatırlatır. Parlak kırmızı meyvelerini koruyan dikenli dallarıyla hem ikram hem uyarıdır. Meyvesi canlı ve mayhoştur; fakat ona ulaşmak için çalılığın nasıl tutulacağını bilmeniz gerekir. Reçetede vişneye benzer bir parlaklık değil, fundalıkların ve çit kenarlarının daha yabani ekşiliğini taşır.
Kuşburnu Sherwood’un kuralını tekrarlar:
Burada iyi şeyler vardır.
Fakat dikkatsiz ellere verilmezler.
Hibiskus ise tarihsel Sherwood ormanına ait bir bitki değildir. Onu İngiliz kırlarının yerli çiçeğiymiş gibi anlatmak doğru olmaz. Reçetede yaptığı şey botanik bir canlandırmadan çok renk ve duygu taşımaktır. Demlendiğinde verdiği koyu kırmızı ton, yeşil ormanın içinden geçen tehlike çizgisidir: kanun kaçaklarının kırmızı aranan ilanları, Will Scarlet’ın adına yakışan parlaklık, bir okun açabileceği yara ve adaletsizliğe karşı duyulan öfke…
Fakat hibiskusun mayhoşluğu aynı zamanda karışımı uyandırır.
Ormanı yalnız nemli, yeşil ve ağır olmaktan çıkarır; içine hareket, cesaret ve canlılık katar.
Kuşburnuyla birleştiğinde reçetenin kırmızı hattını kurar. Yeşil çay ve ısırganın sessiz patikaları arasında bir tehlike işareti gibi yanar; sonra elma ile polenin sıcaklığına doğru çekilir.
Bu çayın insanın içini ısıtması tarçın, zencefil ya da karanfil gibi sıcak baharatlardan kaynaklanmaz.
Sherwood Forest’ın sıcaklığı başka türlüdür.
İçeriği yeşil, bitkisel ve mayhoştur. İlk bakışta serin, yabani ve hatta biraz mesafeli görünür. Fakat polen ile elma, bu serinliğin içinde yavaşça bir topluluk duygusu kurar. İnsan kendini sıcak bir odaya girmiş gibi değil, uzun süre tek başına yürüdükten sonra bir ateşin çevresinde kendisine yer açılmış gibi hisseder.
Ateş büyük değildir.
Ama sizin için biraz yana kaymışlardır.
Efsanenin merkezindeki Major Oak da bu sığınak fikrinin en büyük simgesine dönüşmüştür. Sherwood’un kalbindeki bu dev meşenin Robin Hood ve adamlarının buluşma ya da saklanma yeri olduğu anlatılır. Bunun tarihsel olarak kanıtlanmış bir olay olduğunu söyleyemeyiz; ağacın Robin Hood’la bağı, yüzyıllar boyunca büyüyen efsanenin parçasıdır.
Fakat bir ağacın içinin oda kadar genişlemesi, dallarının kuşaklar boyunca insanları gölgesinde toplaması ve sonunda bütün bir kardeşlik hikâyesinin evi hâline gelmesi Sherwood’a yakışır.
Major Oak’un gövdesi yalnız saklanmak için bir boşluk değildir.
Dışarıdaki dünyanın istemediği insanlara açılmış doğal bir odadır.
Belki Robin Hood’u yüzyıllardır sevmemizin nedeni de budur. Hikâye bize yalnız adaletsiz bir yönetime karşı duran iyi bir haydut sunmaz. Başka bir düzenin mümkün olduğu gizli bir yer hayal ettirir. Resmî yasaların dışına çıkıldığında her şeyin mutlaka vahşete dönüşmediği; bazen insanların kendi dayanışmalarını, sofralarını ve adalet duygularını kurabildiği bir yeşil dünya…
Elbette bu dünya bütünüyle güvenli değildir.
Robin’in kendisi de kusursuz değildir. Orman romantik olduğu kadar sert, koruyucu olduğu kadar cezalandırıcıdır. Dalların arasında dostlar kadar düşmanlar da vardır. Bir hikâyeyi çocuklara anlatılacak kadar yumuşattığımızda, onu unutulmaz yapan dikenlerin bir kısmını kaybederiz.
Sherwood Forest çayında bu dikenleri bırakmak istedik.
Isırgan otu hâlâ batıyor, yeşil çay hâlâ buruk, hibiskus ile kuşburnu hâlâ mayhoş. Ormanın tehlikesi elma ve polenin altında kaybolmuyor. Fakat tam da bu yüzden sıcaklık daha kıymetli geliyor. Güvenli olduğu için değil, güvenin kazanıldığı bir yerde bulunduğu için.
Fincanın ilk tarafı size Sherwood’un yabancısıymışsınız gibi davranır.
İkinci tarafı ise sofrada yer açar.
Belki ağaçların arasından geçerken hâlâ izlendiğinizi hissedersiniz. Belki yolun kenarında gerilmiş bir yay, çalılıkların içinde saklanan bir çift göz vardır. Fakat biraz ileride elden ele dolaşan elma, kovandan gelen altın polen ve birbirine sokularak ısınan küçük bir topluluk da bulunur.
Sherwood’a girmek kolaydır.
Sherwood tarafından kabul edilmek başka bir şey.
Fakat bir kez ateşin çevresine oturduğunuzda, dışarıdaki dünyanın sizi ne ilan ettiğinin pek önemi kalmaz.
Orman önce sizi sınar.
Sonra, eğer uygun görürse, dallarını üzerinize kapatır.




Yorumlar