top of page

Syceus of Gaia

21 Ağu
9 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 11 saat önce

Bazı çocuklar tehlikeden kaçtığında annelerinin arkasına saklanır.


Syceus of Gaia ürün kutusu

Syceus’un annesi Gaia’ydı.


Dolayısıyla saklanabileceği yer biraz daha büyüktü:

Yeryüzünün tamamı.


Syceus of Gaia, adını Yunan mitolojisinin en kısa fakat en güzel dönüşüm hikâyelerinden birinden alır. İçinde Zeus, kaçan bir Titan, oğlunu korumaya çalışan Toprak Ana ve dünyanın ilk incir ağacına dönüşen bir sığınak vardır.


Hikâye o kadar eski ve o kadar kısa anlatılmıştır ki, bize ulaşan birkaç cümlenin etrafında büyük bir sessizlik bulunur.


Syceus kimdi?


Zeus neden onun peşindeydi?


Kaçarken ne düşündü?

Gaia oğlunu toprağın içine aldığında, Syceus hâlâ kendi bedeninde miydi?

Yoksa parmakları köklere, kolları dallara ve kalbi ilk olgun incire mi dönüşmüştü?

Antik metin bunların hiçbirini açıklamaz.

Yalnızca şunu söyler:

Syceus, Gaia’nın oğullarından biriydi.

Zeus onu takip ediyordu.

Syceus annesine sığındı.

Gaia da oğlunu koruması altına aldı ve onun için incir ağacını yeryüzünden yükseltti.

Bazen iyi bir hikâyenin bütün ihtiyacı budur.

Bir takip.

Bir anne.

Ve tam zamanında büyüyen bir ağaç.

Syceus’un adı Yunancada Sykeus olarak geçer. Aynı kök, incir ve incir ağacı anlamındaki sykon ve sykea sözcükleriyle bağlantılıdır. Latinceleştirilmiş biçimi ise bizim çaya verdiğimiz addır:

Syceus.


Yani hikâyedeki kahraman ile dönüştüğü ağaç, daha ismini söylediğimiz anda birbirinden ayrılamaz.


Syceus incir ağacına dönüşmez yalnızca.

İncir ağacı, onun adını taşımaya devam eder.

Efsanenin günümüze ulaşan biçimini, milattan sonra ikinci ve üçüncü yüzyıllar arasında yaşamış Naukratisli Athenaeus aktarır. Athenaeus’un anlattığına göre Syceus, Zeus tarafından takip edilirken annesi Gaia’nın korumasına sığınmış; Gaia da oğlunun hatırına incir ağacını yetiştirmiştir.

Hikâyenin daha eski kaynaklarıysa bugün elimizde değildir.

Athenaeus, Tryphon’un bitkiler üzerine yazdığı bir eserden ve Androtion’un çiftçilik kitabından söz eder. Yani Syceus’un hikâyesi bize büyük bir destanın savaş sahneleri arasından değil, bitkilerin adlarının nereden geldiğini açıklayan eski metinlerin içinden ulaşır.

Bu ayrıntıyı seviyoruz.


Syceus büyük mitolojik kahramanların arasında unutulmuş olabilir.

Fakat çiftçiler onu hatırlamıştır.

Tanrıların soylarını anlatan uzun listelerden silinse bile incir ağacının altında yaşamaya devam etmiştir.

Çünkü mitolojide ölümsüz olmak için her zaman gökyüzünde bir takımyıldıza dönüşmek gerekmez.


Bazen yaz sonunda olgunlaşan bir meyvenin içinde kalmak yeterlidir.

Syceus’un Titan mı yoksa Gigantes adı verilen Gaia çocuklarından biri mi olduğu, sonraki anlatımlarda birbirine karışır. Antik aktarım onu Titan olarak adlandırır. Daha geç yorumlarsa Zeus’a karşı savaşan devlerden biri gibi ele alır.

Her iki durumda da soyunun merkezi değişmez.

O, Gaia’nın oğludur.


Gaia sıradan anlamda bir anne değildir.


O, Yunan mitolojisinde yalnızca toprağın üzerinde yaşayan bir tanrıça değil; toprağın kendisidir. Dağlar onun bedeninden yükselir. Denizlerin kıyıları ona yaslanır. Bitkiler onun içinden çıkar. Tanrılar, Titanlar, devler ve sayısız varlık onun soyundan gelir.

İnsan toprağa bastığında Gaia’nın üzerinde değil, bir bakıma onun bedeninde yürür.

Bu nedenle Syceus’un annesine sığınması mecazi bir hareket değildir.

Toprağa geri dönmektir.


Zeus gökten gelir.


Şimşek yukarıdan düşer.


Gaia’nın korumasıysa aşağıdadır.

Köklerin gittiği yerde.

Syceus kaçarken annesinin bağrına girer ve orada Zeus’un yıldırımlarının ulaşamayacağı başka bir varlığa dönüşür. Artık savaşan bir Titan değildir. Silah taşımaz. Gökyüzündeki iktidarı ele geçirmeye çalışmaz.

Toprağa kök salar.

Meyve verir.


Zeus’un karşısında kazanabileceği bir savaş yoktur belki.

Fakat Zeus’un yok edemeyeceği bir şeye dönüşebilir.

Syceus’un zaferi burada başlar.

Hayatta kalmak için daha güçlü olmaz.

Başka bir şey olur.

Mitolojide dönüşümler çoğu zaman kaçışın son çaresidir. Daphne, Apollon’dan kaçarken defne ağacına dönüşür. Syrinx, Pan’dan kurtulmak için sazlıklara karışır. Myrrha’nın bedeni mür ağacına dönüşür.

İnsan veya tanrısal varlık, artık kendi biçiminde korunamayacağını anladığında bitkiler âlemi onu içine alır.

Kollar dallara uzar.

Ayaklar köklenir.

Ten kabuk bağlar.

Ses yaprakların arasındaki rüzgâra dönüşür.

Fakat Syceus’un hikâyesinde başka bir şefkat vardır.

Onu dönüştüren yabancı bir tanrı değildir.

Annesidir.


Gaia oğlunu cezalandırmaz.


Onu saklar.


İncir ağacı bu yüzden yalnızca Syceus’un yeni bedeni değil; Gaia’nın oğlunun çevresinde kapattığı koruyucu kollarıdır.

Ağacın kökleri toprağın içine ilerledikçe Syceus annesine daha sıkı tutunur.

Dalları gökyüzüne yükselse de artık Zeus’a meydan okumaz.

Yaprakların altında saklanır.

Meyvelerin içinde çoğalır.

Her incir, Gaia’nın oğlunu ele vermeden dünyaya sunduğu küçük bir hatıra hâline gelir.

Hikâyenin geçtiği yer de önemlidir.

Syceus’un Kilikya’ya kadar kaçtığı ve orada annesi tarafından korunduğu anlatılır. Kilikya, Antik Çağ’da Anadolu’nun güneyinde; kabaca bugünkü Mersin, Adana ve çevresine uzanan bölgedir.

Yani Syceus’un incir ağacına dönüştüğü topraklar uzak ve soyut bir mitoloji coğrafyası değildir.


Anadolu’dur.


Güneşin meyveleri ağırlaştırdığı, dağların denize yaklaştığı, yazın toprağın kuruyup otların kokusunun belirginleştiği bir yer.

İncirin bu hikâyeye seçilmesi tesadüf gibi görünmez.

İncir sıcağı sever.

Kayalık arazide, taş duvarların kenarında, terk edilmiş bahçelerde ve yol kıyılarında kendine yer bulabilir. Kökleri su aramak için sabırla ilerler. Birinin onu sürekli gözetmesine ihtiyaç duymadan yaşar.

Gövdesi her zaman görkemli değildir.

Dalları çoğu zaman kusursuz bir simetriyle büyümez.

Fakat yaz geldiğinde yapraklarının arasında yumuşak, ağır ve son derece tatlı meyveler belirir.

Sanki toprağın dışarıdan göstermediği bütün bereketi onların içinde toplamıştır.

İncir, görünüşte de başka meyvelere pek benzemez.

Bir elma kendini kolayca açıklar.

Kabuğu vardır.

Ortası vardır.

Çekirdekleri vardır.

İncirse sırlarını içine doğru büyütür.

Günlük dilde meyve dediğimiz incir, botanik olarak kapalı bir yapı içinde gelişen çok sayıda küçük çiçeği ve meyveciği barındırır. Çiçekleri dışarıya açılmaz; iç yüzeyinde saklı kalır.


Başka ağaçlar çiçeklerini dallarında gösterirken incir, kendi çiçeklerini içine kapatır.

Syceus için bundan daha uygun bir beden düşünülemezdi.

O da dışarıdan bakıldığında yalnızca bir ağaçtır.

Fakat hikâyesi içeridedir.

Gaia oğlunu tam anlamıyla gizlemiştir.

Zeus dalları görebilir.

Yaprakları görebilir.

Meyveyi eline alabilir.

Ama Syceus’a ulaşmak için onun kapalı, kırmızı ve sayısız küçük tohumla dolu iç dünyasına girmesi gerekir.

Belki de bu nedenle olgun bir inciri ortadan ikiye ayırmak her zaman hafifçe törensel görünür.

Dışarıdan sade olan meyve açıldığında, içinde beklenmedik bir mimari belirir.

Kırmızı, pembe ve bal renkli bir boşluk.

Birbirine doğru kıvrılan lifler.

Sayısız küçük çekirdek.

Meyvenin içinde saklanmış bir bahçe.

Gaia oğlunu yalnızca ağaca çevirmemiş gibidir.

Her incirin içinde ona küçük bir yeraltı dünyası kurmuştur.

Syceus of Gaia reçetesinin merkezinde bu nedenle kuru incir vardır.

Taze incirin yumuşak, sulu ve kısa ömürlü güzelliği kurutulduğunda başka bir karakter kazanır. Suyu çekilir; tatlılığı, kokusu ve toprağımsı derinliği yoğunlaşır. Meyve küçülür ama taşıdığı yaz büyür.

Kuru incirin yüzeyindeki kırışıklıklar, uzun süre güneşte kalmış bir toprağı andırır.

İçi hâlâ yumuşaktır.

Çekirdekleri dişlerin arasında küçük çıtırtılar bırakır.

Tadı balı, kuru otu, pekmezi ve sıcak taşların üzerinde olgunlaşmış meyveleri hatırlatır.

Bu, taze ve parlak bir meyve tadı değildir.

Zaman görmüş bir tatlılıktır.

İncir kururken bozulmaz.

Yoğunlaşır.


Syceus’un dönüşümü de biraz böyledir.

Eski bedeni ortadan kalkar fakat özü kaybolmaz. Daha sakin, daha köklü ve daha kalıcı başka bir biçimde yaşamaya devam eder.

Rooibos, kuru incirin yerleşeceği toprağı kurar.

Güney Afrika’ya özgü rooibos bitkisinden elde edilen bu kafeinsiz dem, kızıl kahverengi rengi ve yumuşak karakteriyle reçetenin zeminidir. Tadında kuru ot, hafif bal, ahşap ve belli belirsiz vanilyamsı bir sıcaklık bulunur.

Rooibos keskin değildir.

Fincanı buruklukla daraltmaz.

Malzemelerin çevresinde geniş ve sakin bir alan bırakır.

Syceus’un hikâyesinde Gaia neyse, reçetede rooibos odur.

Her şeyi üzerinde taşır.

Kuru incir onun içinde kök salar.

Baharatlar onun sıcaklığına karışır.

Fincanın kızıl rengi, güneş görmüş toprağa benzer.

Rooibos’un kendisi başka bir kıtadan gelir; incirin Akdenizli hikâyesine ait değildir. Fakat Syceus of Gaia bir tarih canlandırması yapmaz.

Bir mitin duygusunu harmanlar.

Gaia’yı temsil etmek için dünyanın herhangi bir toprağı yeterlidir.

Rooibos da Güney Afrika’nın kızıl toprağından kalkıp Anadolu incirine yer açar.

Böylece reçete, adındaki of Gaia ifadesini yalnızca bir soy bilgisi olmaktan çıkarır.

Syceus, Gaia’dan doğmuştur.

Kuru incir de rooibos’un içinde yeniden doğar.

İngilizcedeki of Gaia, isme eski bir destandan alınmış unvan hissi verir:


Syceus of Gaia.


Gaia’nın Syceus’u.


Toprağın oğlu.


İncir ağacına dönüşen kaçak Titan.

Fakat aynı ifade reçeteyi de tarif eder.

Topraktan gelen Syceus.

Toprağın üzerinde değil, toprağın içinde saklanan incir.

Kuru incirin tatlılığı tek başına bırakıldığında reçete kolayca bir tatlıya dönüşebilirdi. Yumuşak, ballı ve rahatlatıcı bir rooibos karışımı olurdu.

Fakat Syceus’un hikâyesinde yalnızca ana kucağı yoktur.

Dışarıda Zeus vardır.

Takip vardır.

Yaklaşan yıldırım vardır.


Besbase ile yenibahar, fincana bu gerilimi getirir.

Besbase, muskat ağacının tohumunu çevreleyen ince, dantel görünümlü kırmızı kabuğun kurutulmuş hâlidir. İngilizcede mace olarak bilinir. Aynı meyveden muskat çıkar; fakat besbase, muskatın daha ince, daha parlak ve daha aromatik akrabasıdır.

Kokusu sıcak baharatları, ahşabı, karanfili ve hafifçe çiçeksi bir parfümü çağrıştırır. Muskatın koyu ve ağır tarafına göre daha havadar ilerler fakat geride belirgin bir sıcaklık bırakır.

Görünüşü bile Syceus’un hikâyesine yakışır.

Taze hâlinde muskat tohumunu kırmızı bir ağ gibi çevreler.

Bir şeyi saklayan, koruyan ve aynı zamanda dışarıdan görünür kılan ince bir doku.

Gaia’nın oğlunun çevresine kapandığı anın baharat biçimindeki karşılığı gibidir.

Besbase kuru incirin balımsı tatlılığını kesmez.

Onu yukarı kaldırır.


Meyvenin içinde zaten bulunan sıcak ve hafif baharatlı çağrışımları belirginleştirir. Rooibos’un odunsu karakteriyle birleştiğinde fincana eski bir sandık, kurutulmuş meyveler ve uzak bir mutfaktan gelen baharat kokusu hissi verir.

Bu koku belirli bir çağa ait değildir.

Antik bir evde de bulunabilir.

Bir kervanın yükünde de.

Bugün açılmış bir baharat kavanozunda da.


Besbase, zamanın hangi tarafında durduğunu söylemez.

Syceus gibi başka bir biçime geçer ve yaşamaya devam eder.

Yenibahar ise reçetedeki gök gürültüsüdür.

Tek bir meyveden gelen bu baharat, koklandığında birkaç baharat bir aradaymış izlenimi verir. Karanfil, tarçın, muskat ve karabiberi çağrıştıran sıcak, koyu ve hafif keskin bir karakteri vardır.

Bu yüzden İngilizcede allspice adını almıştır.

Sanki bütün baharatlar aynı küçük tanenin içinde toplanmıştır.

Syceus of Gaia’da yenibahar, kuru incirin tatlılığının fazla sakinleşmesine izin vermez. Fincanın altına koyu ve hafifçe biberimsi bir hareket bırakır. Besbasenin parfümsü sıcaklığını daha güçlü bir çizgiyle tamamlar.

İncir ağacının yaprakları arasında birden hava değişmiş gibidir.

Gökyüzü kararmıştır.


Uzakta Zeus hâlâ Syceus’u arıyordur.

Bir şimşek düşebilir.

Fakat ağacın kökleri derindedir.

Gaia oğlunu bırakmaz.

Yenibaharın görevi çayı sertleştirmek değildir. Hikâyenin içinde hâlâ tehlike bulunduğunu hatırlatmaktır. Çünkü Zeus olmasaydı Syceus kaçmazdı.

Syceus kaçmasaydı Gaia onu saklamazdı.

Gaia onu saklamasaydı incir ağacı doğmazdı.

Mitolojide felaket ile bereket bazen aynı olayın iki ayrı yüzüdür.

Bir Titan gökyüzündeki savaşı kaybeder.

Yeryüzü bir meyve kazanır.

Bu nedenle Syceus’un hikâyesi bir yenilgi anlatısı gibi başlayıp bollukla sona erer.

Zeus tahtını korur.

Fakat Gaia da oğlunu korur.

Gökyüzünün zaferi resmîdir.

Toprağın zaferiyse her yaz yeniden meyve verir.

Fincanda bu iki kuvvet karşı karşıya gelmez; birbirine karışır.

Rooibos ile kuru incir toprağın tarafındadır.

Yumuşak, derin ve koruyucu.

Besbase ile yenibahar göğün gerilimini taşır.

Aromatik, sıcak ve aniden belirginleşen.

İlk yudumda rooibos’un yumuşak gövdesi gelir. Kuru incir ona koyu, balımsı ve hafif pekmezli bir tatlılık ekler. Ardından besbase yükselir; çiçeksi, odunsu ve sıcak kokusuyla meyvenin çevresinde dolaşır.

Yenibahar en son konuşur.

Fincanın sonunda kalan hafif keskinlik, hikâyenin bütünüyle huzura kavuşmasına izin vermez.


Syceus hâlâ saklanıyordur.

Zeus belki hâlâ gökyüzündedir.

Fakat aralarında artık bir ağaç vardır.

Bu reçetede dört malzeme bulunur.

Hiçbiri gereksiz değildir.

Rooibos Gaia’dır.

Kuru incir Syceus’tur.


Besbase dönüşümün büyüsüdür.

Yenibahar ise peşindeki yıldırım.

Elbette bir çay harmanının mitolojiyi birebir temsil etmesi gerekmez. Fakat bazı reçeteler isimlerini sonradan üzerine giyilmiş bir hikâye gibi taşımaz.

İsim, malzemelerin içinde zaten vardır.

Syceus of Gaia bunlardan biridir.

Kuru inciri çıkardığınızda kahraman kaybolur.

Rooibos’u çıkardığınızda sığınacağı toprak kalmaz.

Baharatları çıkardığınızda Zeus uzaklaşır ve dönüşümün aciliyeti ortadan kalkar.

Geriye yalnızca tatlı bir meyve çayı kalır.

Oysa bu çay tatlılığın nereden geldiğini hatırlamak ister.

Bir kaçıştan.

Bir annenin korumasından.

Toprağa gömülen eski bir bedenden.


Ve gökyüzüne karşı dallarını açan ilk incir ağacından.

İncirin mitolojide ve insanlık tarihinde bu kadar güçlü bir yere sahip olması şaşırtıcı değildir. Binlerce yıldır Akdeniz ve Batı Asya coğrafyasında yetiştirilir. Taze yenir, kurutulur, kışa saklanır, ekmeklere ve tatlılara girer.

Üzüm ve zeytinle birlikte sıcak coğrafyaların en eski hafızalarından birini taşır.

Bir incir ağacının gölgesi yalnızca serinlik değildir.

Evdir.

Bahçedir.

Bolluktur.


Aynı yıl yeniden meyve vereceğine duyulan güvendir.

Belki Gaia’nın Syceus için seçtiği biçim bu yüzden incir ağacıydı.

Onu yalnızca görünmez kılmak isteseydi taşa çevirebilirdi.

Toprağın derinliklerine gömebilirdi.

Bir mağaranın içine kapatabilirdi.

Fakat Gaia oğluna yalnızca saklanabileceği bir beden vermedi.

Başkalarını besleyebileceği bir beden verdi.

Syceus savaştan çekildi.

Ama dünyadan çekilmedi.

Bir Titan olarak varlığı belki yalnızca tanrıların hikâyelerinde anlam taşıyacaktı. İncir ağacı olaraksa köylülerin bahçelerinde, yolcuların azıklarında, sofralarda ve yaz sonu pazarlarında yaşamaya başladı.

Ölümsüzlüğün daha mütevazı bir biçimi.

Adına tapınak yapılmadı belki.

Ama meyvesi kurutulup kış için saklandı.

Heykelleri dikilmedi.

Ama dalları evlerin üzerine gölge düşürdü.

Onun adına büyük şenlikler düzenlenmedi.

Ama olgun bir incir ikiye bölündüğünde insanlar hâlâ içindeki o tuhaf, kırmızı güzelliğe baktı.

Tanrılar için bundan daha iyi bir son her zaman mümkün değildir.

Syceus of Gaia’nın doğasında da gösterişli bir tanrısallık yoktur.

Rengi kızıl kahverengidir.

Kokusu sıcak ve toprağımsıdır.

Fincanda tropik meyveler gibi parlak, çiçekler gibi havadar veya narenciyeler gibi keskin davranmaz.

Ağır ağır açılır.

Önce rooibos.

Sonra incir.

Ardından baharatlar.

Bu çay dikkat çekmek için gökten yıldırım indirmez.

Toprağın altında kök salar.

Belki ilk yudumda bütün katmanlarını göstermez. Kuru incirin tadı bazen doğrudan meyve olarak değil; koyu bir tatlılık, hafif pekmez ve küçük çekirdeklerin hayali olarak belirir.

Besbase ile yenibahar da kendilerini tek tek tanıtmak yerine incirin çevresinde sıcak bir hava kurar.

Fincan bittiğinde geriye tek bir malzemenin izi kalmaz.

Yaz sonunda kurumuş bir bahçenin kokusu kalır.

Toprağın sıcaklığı.

Ağaç kabuğu.

Olgun meyve.

Uzakta yaklaşan yağmur.

Syceus’un hikâyesi de bize tam olarak böyle ulaşmıştır.

Eksiksiz bir destan olarak değil.

Eski bir bahçeden gelen kısa bir koku gibi.

Athenaeus’un metninde birkaç cümle.

Kaybolmuş iki kitaba yapılan gönderme.

Kilikya’da Sycea adlı bir şehir.

Ve incir ağacının adında yaşamaya devam eden unutulmuş bir Titan.

Geri kalanını ağaç tamamlar.

Syceus’un Zeus’tan gerçekten nasıl kaçtığını bilmeyiz.

Gaia’nın onu toprağa alırken ne söylediğini bilmeyiz.

İlk incirin hangi dalda olgunlaştığını da.

Fakat hikâyeyi her yaz yeniden görebiliriz.

Bir incir ağacının dalında henüz sert ve yeşil duran meyve yavaşça büyür. Güneş altında yumuşar. Rengi koyulaşır. İçindeki görünmeyen çiçekler tatlı, kırmızı bir dünyaya dönüşür.

Sonra meyve dalından ayrılır.

Yenilir.

Kurutulur.


Başka bir mevsime taşınır.

Syceus tekrar tekrar Gaia’dan doğar.

Bizim yaptığımızsa bu eski dönüşüme sıcak su eklemek oldu.

Rooibos toprağa dönüştü.

Kuru incir dalların arasında belirdi.

Besbase koruyucu bir ağ gibi çevresini sardı.

Yenibahar gökyüzünde kalan son şimşeği getirdi.

Ve ortaya Syceus of Gaia çıktı.

Bu çayı içerken bir Titan’ın gücünü kazanacağınızı söylemiyoruz.

Zeus’la karşılaşmanız hâlinde sizi koruyacağını da garanti edemeyiz.

Böyle bir durumda fincanı bırakıp en yakın sağlam yapının içine girmenizi öneririz.

Fakat hikâyenin daha kullanışlı bir tarafı var.

Bazen hayatta kalmak, savaşı kazanmak anlamına gelmez.

Bazen peşinizdeki şeyden uzaklaşmak, toprağa yeniden dokunmak ve başka bir biçimde devam etmektir.

Syceus gökyüzünü ele geçiremedi.

Ama bir ağaca dönüştü.

Ağaç meyve verdi.

Meyve kurutuldu.

Kuru incir rooibos, besbase ve yenibaharla aynı demliğe girdi.

Binlerce yıl sonra Moda’da bir çaya onun adı verildi.

Zeus’un bu sonuçtan haberi var mı, bilmiyoruz.

Ama bize sorarsanız:

Syceus kaçmayı başardı.


Syceus of Gaia
FromTRY 1,013.00
Satın Al

 

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page