top of page

Tickety Boo

21 Ağu
6 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 11 saat önce

Her Şey Olması Gerektiği Gibiyken


Tickety Boo ürün kutusu

Tickety-boo, İngilizcenin söylerken insanın ağzında küçük bir mekanizma çalıştıran ifadelerinden biridir.


İlk parçası bir saatin tik taklarını, ikincisi çocuk oyunlarında aniden perdenin arkasından çıkan bir yüzü hatırlatır. Ciddi bir açıklama yapacakmış gibi başlar, küçük bir saçmalıkla sona erer. Buna rağmen anlattığı şey son derece açıktır:


Her şey yolunda.

Düzen tamam.

Olması gereken, olması gerektiği yerde.


Bir İngiliz, işler planlandığı gibi ilerlediğinde, bavullar arabaya sığdığında, tamir edilen makine yeniden çalıştığında ya da biraz önce çıkması beklenen sorun bir şekilde çıkmadığında, memnuniyetle “Everything’s tickety-boo,” diyebilir. Büyük bir zafer ilan etmez. Daha çok, çevresine kısa bir göz attıktan sonra görünürde panik gerektirecek bir şey bulunmadığını bildirir.


Kelimenin neşeli sesinde küçük bir rahatlama vardır.

Dünya bütünüyle düzelmemiş olabilir. Fakat şimdilik vidalar sıkı, kapı kapanıyor ve çaydanlık kaynıyordur.

İfadenin nereden geldiği ise kendisi kadar düzenli değildir.

Tickety-boonun 1920’lerden itibaren Britanya’nın askerî dilinde, özellikle Kraliyet Hava Kuvvetleri ve donanma çevresinde kullanıldığı düşünülür. Yazılı kaynaklarda farklı biçimleri görülür: tickety-boo, ticketty-boo, tiggerty-boo… İkinci Dünya Savaşı sırasında askerler arasında yaygınlaşmış, 1940’ta “Tiggerty Boo” adıyla neşeli bir asker şarkısına bile dönüşmüştür. İşlerin iyi gittiğini bildiren başparmak işaretinin sözlü karşılığı gibi kullanılmıştır.


Bir uçağın kalkışa hazır olduğunu, malzemenin yerli yerinde bulunduğunu ya da en azından kimsenin aksini yüksek sesle söylemek istemediğini düşünün:


All tickety-boo, sir.


Fakat kelimenin bu askerî kullanımdan önce nerede doğduğu kesin olarak bilinmez.

Bir ihtimale göre İngilizcedeki that’s the ticket ya da just the ticket ifadesinden gelir. Bir şey tam arandığı gibiyse, doğru çözüm bulunduysa, İngilizler uzun zamandır “İşte bu tam aradığımız şey,” anlamında just the ticket diyordu. Ticket zamanla biraz hoplayıp zıplamış, sonuna peek-a-boo gibi çocukça ve anlamsız görünen bir ses eklemiş, ortaya tickety-boo çıkmış olabilir.


Bir başka ihtimal ise kelimeyi çok daha uzağa, Britanya’nın Hindistan’daki askerî geçmişine götürür. İngiliz askerlerinin Hintçe ṭhīk hai, bābū —kabaca “Tamamdır efendim” ya da “Her şey yolunda”— sözünü işitip kendi kulaklarına uygun biçimde tekrar ettiği ve zamanla tickety-booya dönüştürdüğü ileri sürülür.

Bu ihtimal kulağa son derece ikna edici gelir. Belki biraz fazla ikna edici.

Diller, özellikle imparatorlukların, limanların ve askerî birliklerin içinde birbirlerinin sözlerini sürekli ödünç alır. İngilizce; pyjamas, bungalow, shampoo, jungle ve verandah gibi pek çok kelimeyi Güney Asya dillerinden aldı. Dolayısıyla tickety-boonun da Hindistan’dan dönmüş olması bütünüyle mümkündür. Fakat bunu kesin biçimde kanıtlayan temiz bir belge zinciri yoktur.

Kelimenin kökeni, anlamının tam tersidir.

Hiçbir şey tam olarak yerli yerinde değildir.


Belki İngilizce bir deyimden doğmuştur, belki Hintçe bir cümleden; belki de askerlerin yıllar boyunca ikisini birbirine karıştırmasından. Dil, kelimenin bütün parçalarını masaya dökmüş, nasıl birleştirdiğini açıklamadan kapağı kapatmış ve bize yalnız sonucu bırakmıştır:


Tickety-boo.


Garip, neşeli ve kusursuzca işleyen bir sonuç.

Çayın reçetesine ilk kez bakıldığında da benzer bir durum yaşanır.

Darülfülfül, havlıcan, muskat, melek otu, vişne, tarçın ve siyah çay…

Bu liste, çağdaş bir çay harmanından çok eski bir aktar dükkânında, ahşap çekmecelerin üzerine yazılmış isimlere benzer. Bazıları bugün gündelik mutfakların neredeyse bütünüyle unuttuğu kökler ve baharatlardır. Aynı masaya neden oturdukları ilk anda anlaşılmaz. Hatta aralarında daha önce tanışmış olup olmadıklarından bile şüphe edilebilir.


Fakat tanışmışlardır.

Hem de çok uzun zaman önce.

On dördüncü yüzyılın sonlarında, İngiltere Kralı II. Richard’ın saray aşçıları tarafından derlenen The Forme of Cury, İngilizcede günümüze ulaşmış en eski ve en önemli yemek kitabı ailelerinden biridir. İçinde etlerden turtalara, soslardan badem sütüyle hazırlanan yemeklere kadar yüzlerce tarif bulunur. Bunlardan biri de baharatlandırılmış ve tatlandırılmış şarap olan hippocras içindir.

Tarifte tarçın ve zencefilin yanında havlıcan, karanfil, darülfülfül, muskat, kakule ve başka kıymetli baharatlar sayılır.


Yani Tickety-Boo’nun reçetesindeki en tuhaf görünen malzemelerin önemli bir bölümü, yaklaşık altı yüz yıl önce İngiliz saray mutfağında aynı karışımın içinde zaten buluşmuştu.

Bu bilgi, reçeteyi bir anda açıklamaz. Fakat ona gizli bir düzen kazandırır.

Darülfülfül bugün karabiber kadar tanınmasa da bir zamanlar Avrupa’nın aradığı en kıymetli baharatlardan biriydi. Kuzeydoğu Hindistan kökenli bu uzun, pütürlü başaklar; bildiğimiz karabiberden daha ağır, daha sıcak ve daha yavaş açılan bir acılık taşır. Keskinliği hemen saldırmaz. Önce tatlımsı ve topraksı bir koku gelir, ardından sıcaklık damağın arkasında birikmeye başlar.


Antik ve ortaçağ dünyasında hem mutfakta hem de tıp metinlerinde kendine yer bulmuş; Hint Okyanusu’ndan Ortadoğu’ya, oradan Venedikli tüccarların gemileriyle Avrupa’ya taşınmıştır. Fakat karabiberin ticarette giderek baskın hâle gelmesiyle darülfülfül Batı mutfaklarının hafızasından büyük ölçüde silinmiştir.

Tickety-Boo’da biraz unutulmuş bir subay gibi geri döner.

Üniforması eski olabilir, fakat hâlâ ne yapacağını biliyordur.


Havlıcan da benzer biçimde günümüz Avrupa mutfağında gözden kaybolmuş eski bir yolcudur. Zencefil ailesine mensup olmasına rağmen tadı yalnızca zencefilin başka bir biçimi değildir. İçinde biberimsi bir sıcaklık, kuru bir narenciye, çamı andıran reçineli bir keskinlik ve hafifçe tıbbi bir taraf bulunur. Güneydoğu Asya mutfaklarında yaşamaya devam ederken ortaçağ Avrupa’sında sosların, baharat karışımlarının ve sıcak içeceklerin tanınmış malzemelerinden biriydi.


Darülfülfül ile havlıcan yan yana geldiğinde reçetenin ilk mekanizması çalışmaya başlar.

Biri sıcaklığı derinleştirir, diğeri ona yön verir. Darülfülfül koyu ve ağır adımlarla ilerlerken havlıcan daha keskin, daha serin ve daha hızlı hareket eder. Aynı işi yapmazlar; birbirlerinin boş bıraktığı yerlere yerleşirler.


Muskat, bu eski baharat odasına başka bir uzak coğrafyanın kokusunu taşır. Endonezya’nın Banda Adaları’na özgü olan muskat, yüzyıllar boyunca dünyanın en fazla aranan ve uğruna en ağır bedeller ödenen baharatlarından biri oldu. Tatlı, odunsu, sıcak ve hafifçe sarhoş edici kokusu; hem tuzlu yemeklere hem tatlılara hem de şarap karışımlarına girebilecek kadar değişken bir karaktere sahiptir.

Bu reçetede darülfülfül ile havlıcanın köşeli hareketlerini yuvarlar. Onları susturmaz; yalnız aynı odada daha medeni biçimde oturmalarını sağlar.

Tarçın ise düzenin herkes tarafından tanınan unsurudur.


Listedeki diğer isimler yabancı veya unutulmuş görünebilir; fakat tarçın daha ilk kokuda nerede olduğumuzu hatırlatır. Sıcaklığı, tatlı çağrışımı ve mutfak hafızasıyla elini uzatır. Darülfülfülün derin acılığını, havlıcanın serin keskinliğini ve muskatın koyu kokusunu ortak bir dile çevirir.


Eski baharat karışımlarında tarçının sık sık merkezde yer almasının sebeplerinden biri belki de budur. Kendisi konuşurken başkalarının sesini duyulmaz hâle getirmez. Aksine, birbirinden farklı unsurların aynı cümlenin parçalarıymış gibi anlaşılmasını sağlar.

Fakat Tickety-Boo yalnızca ortaçağdan çıkmış bir baharat dolabı değildir.


Melek otu reçeteye yeşil, köksü ve hafifçe buruk bir çizgi çeker. Avrupa’nın eski manastır ve şifalı bitki bahçelerinde yetiştirilen bu bitkinin adı bile onu dünyevi bir ottan biraz daha fazlası hâline getirmiştir. Rivayetler, koruyucu özellikleri nedeniyle adını bir melekten aldığını söyler. Gövdeleri şekerlenmiş, kökleri içkilere ve bitkisel karışımlara girmiş, tohumu ile yaprakları farklı amaçlarla kullanılmıştır.


Tickety-Boo’da melek otu, baharatların sıcaklığına karşı küçük bir disiplin uygular.

Reçetenin fazla tatlı, fazla ağır veya fazla rahat olmasını engelleyen yeşil bir çizgidir. Eski bir eczacının terazisi gibi, bir tarafta biriken sıcaklığı öteki taraftan dengeler.


Sonra vişne gelir.


Bütün bu köklerin, kabukların ve uzak adalardan taşınmış baharatların ortasında vişnenin işi son derece önemlidir. Çünkü reçeteye yalnız meyve değil, açıklık getirir. Parlak ekşiliği koyu baharatların arasından geçer, siyah çayın burukluğuna bağlanır ve birbirine fazla yaklaşan tatların arasına gerekli mesafeyi koyar.

Vişne olmasaydı karışım eski bir ecza dolabının içine kapanabilirdi.

Onun gelişiyle pencere açılır.

Koyu kırmızı rengi de reçetenin ciddi kahverengileri arasında küçük bir işaret lambası gibi yanar. Darülfülfül, havlıcan ve muskatın tarihî ağırlığına karşı çağdaş, canlı ve biraz muzip bir ses çıkarır. Bütün mekanizmanın yalnız çalışmasını değil, keyif vermesini sağlar.

Siyah çay ise bu karmaşık parçaların yerleştirildiği sağlam gövdedir.

Tok yapısı darülfülfülün sıcaklığını taşıyabilir; burukluğu vişnenin ekşiliğiyle yan yana durabilir; koyu aroması muskat ve tarçının altında kaybolmaz. Havlıcan ile melek otunun daha yeşil ve köksü taraflarını da bir içeceğin bütünlüğü içinde tutar.

Burada hiçbir malzeme tek başına çayın adı değildir.


Tickety-Boo, tam olarak aralarındaki düzenin adıdır.


İlk yudumda bütün parçaların aynı anda kendini tanıtması beklenmez. Önce siyah çay ve vişnenin koyu, hafif mayhoş hattı belirir. Ardından tarçın ile muskat sıcaklığı yükseltir. Havlıcan daha serin bir keskinlikle aradan geçer; melek otu yeşil ve buruk tarafını gösterir. Darülfülfül ise acele etmez. Biraz geriden gelir ve fincan çekildikten sonra bile sıcaklığını damağın üzerinde bırakır.


Hiçbiri bütünüyle kaybolmaz.

Hiçbiri komutayı tek başına ele geçirmez.

Böylesine iddialı malzemelerden oluşan bir reçete kolaylıkla dağılabilirdi. Darülfülfül fazla konuşabilir, havlıcan keskinleşebilir, muskat bütün odayı kaplayabilir, melek otu karışımı gereğinden fazla eczaneye yaklaştırabilir ve vişne her şeyi bir meyve çayına çevirebilirdi.

Fakat yapmazlar.


Her biri tam zamanında bir adım geri çekilir.

Belki de tickety-boonun anlamı yalnız “her şey yolunda” değildir. Birbirinden oldukça farklı parçaların, nasıl olduğu ilk bakışta anlaşılmasa bile, birlikte çalıştığı o ender ânı da anlatır. Bir saatin kapağını açtığınızda gördüğünüz irili ufaklı çarklar gibi: Her biri başka yöne dönüyor görünür, fakat akrep ile yelkovan doğru zamanı gösterir.

Kelimenin muhtemel Hintçe geçmişiyle reçetenin Güney ve Güneydoğu Asya kökenli baharatları arasında da hoş bir yankı vardır. Bunu kanıtlanmış bir köken hikâyesi gibi anlatamayız; fakat tickety-boonun Britanya askerî diline Hindistan’dan taşınmış olma ihtimali, darülfülfül ile havlıcanın yüzyıllar önce aynı ticaret yollarından Batı’ya ulaşmasını hatırlatır.


Sözler de baharatlar gibi seyahat eder.

Yola çıktıkları biçimi korumazlar. Başka dillerin ağzında yuvarlanır, yanlış duyulur, kısalır, yeni anlamlar edinir ve sonunda onları ilk söyleyenlerin tanıyamayacağı bir hâlde başka bir ülkenin gündelik hayatına yerleşirler.


Darülfülfül İngiliz sarayında long pepper, havlıcan galingale, Hintçe olabileceği düşünülen ṭhīk hai, bābū ise belki tickety-boo oldu.

Hiçbiri vardığı yerde bütünüyle başladığı şey olarak kalmadı.

Fakat hepsi çalışmaya devam etti.


Tickety-Boo’nun hikâyesi bu nedenle büyük bir tarihsel olaya, trajik bir kahramana ya da eski bir efsaneye ihtiyaç duymaz. Onun hikâyesi, görünürde birbirine uymayan küçük parçaların doğru yerde buluşmasıdır. Unutulmuş baharatların yeniden aynı fincana girmesi, vişnenin karanlık köklerin arasından geçmesi ve İngilizcenin kökenini bile tam olarak açıklayamadığı neşeli bir sözün bütün bu düzenin üzerine oturmasıdır.

Dışarıdan bakıldığında biraz tuhaf olabilir.


İçerideyse her çark dönüyor, her vida sıkı ve bütün göstergeler olması gereken yerde duruyordur.


Kısacası:

Her şey yolunda.

Her şey tickety-boo.

 

Tickety Boo
FromTRY 654.00
Satın Al

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page