Runcible
Güncelleme tarihi: 11 saat önce
Anlamı Olmayan Bir Kelimenin Uzun Hayatı

Bazı sözcükler dünyaya bir nesneyi tarif etmek için gelir; bazılarıysa ortada tarif edilecek bir nesne olmadığı hâlde kulağa fazlasıyla güzel geldikleri için.
Runcible ikinci gruptandır. Ne Latince bir kökü vardır ne de eski bir İngilizce sözlükte unutulmuş anlamı; Edward Lear onu, bir baykuşla kedinin bezelye yeşili bir kayığa binip denize açıldığı, yanlarına biraz bal ve paralarını aldıkları, sonunda evlenip ay ışığında dans ettikleri şiir için uydurmuştur. Kelime ilk kez karşımıza çıktığında bile açıklanmaz; âşıklarımız düğün yemeğinde kıyma ve ayva dilimleri yer, bunu da bir runcible spoon ile yaparlar. Okur kaşığın neye benzediğini bilmese de sofradaki yerini hiç yadırgamaz, çünkü Lear’ın dünyasında bir kelimenin gerçek olabilmesi için daha önce kullanılmış olması gerekmez.
The Owl and the Pussy-Cat, Edward Lear’ın 1871’de yayımlanan Nonsense Songs, Stories, Botany and Alphabets kitabının en sevilen şiirlerinden biridir. Hikâyesi son derece basittir ve aynı ölçüde tuhaftır: Birbirlerine âşık olan baykuş ile kedi denize açılır, uzak bir ülkede burnunda yüzük taşıyan bir domuzla karşılaşır, yüzüğü satın alır ve ertesi gün bir hindinin huzurunda evlenirler. Ardından ayvanın da bulunduğu düğün yemeklerini yiyip el ele, kumların üzerinde ay ışığında dans ederler. Bütün bunların neden mümkün olduğunu şiir açıklamaz; baykuşla kedinin neden birlikte seyahat ettiğini, bong ağacının nerede yetiştiğini ya da runcible kaşığın nasıl bir şeye benzediğini sorgulamak okurun aklına gelse bile, dizelerin ritmi bu soruları cevaba ihtiyaç duymayan bir dünyanın içine taşır.
Reçeteye ayva koymamızın nedeni tam olarak bu sofradır. Lear’ın iki âşığı, şiirin sonunda “mince and slices of quince” ile ziyafet çekerken ayvayı runcible kaşıklarıyla yer; biz kıyma kısmını çaya taşımak konusunda aynı cesareti göstermedik, çünkü bazı fikirlerin nonsense şiirinin güvenli sınırları içinde kalması herkes açısından daha hayırlıdır. Fakat ayvanın kendine özgü kokusu, buruk tatlılığı ve eski meyve bahçelerini hatırlatan karakteri, şiirle çay arasında yalnızca isimden ibaret olmayan gerçek bir bağ kurmamızı sağladı.
Lear’ın runcible sözcüğüne kesin bir anlam vermemesi de bu bağı daha ilginç kılar. Sonraki yıllarda insanlar runcible kaşığın nasıl görünmesi gerektiğini açıklamaya çalışmış, sözcük sözlüklere girdiğinde onu kaşıkla çatal arasında bir araç olarak tarif edenler olmuş, hatta zamanla modern “spork”un edebî atası sayılmıştır. Oysa Lear’ın kendi çiziminde baykuş ile kedinin kullandığı şey, çatala değil uzun saplı büyük bir kepçeye benzer. Üstelik şair daha sonra runcible sıfatını yalnızca kaşık için değil; şapka, kedi, kaz ve duvar gibi hiçbir ortak özelliği bulunmayan şeyler için de kullanmıştır. Kelimenin gerçek anlamını öğrenmeye yaklaştığınızı düşündüğünüz anda Lear onu başka bir nesneye takarak yeniden kaçırır.
Belki de runcible, belirli bir şekli anlatmak yerine açıklanması güç bir niteliğe işaret ediyordu: Tanıdık olduğu hâlde dünyaya hafifçe yanlış açıyla yerleştirilmiş, mantıksız görünmesine rağmen kendi içinde kusursuz biçimde çalışan şeylere… Baykuş ile kedinin evliliği runcible’dır; burnunda yüzük taşıyan domuz ve nikâh kıyan hindi de öyle. Ayvayı hangi tarafıyla tutması gerektiği belli olmayan tuhaf bir kaşık elbette runcible olabilir; fakat yerba mate, ayva, adaçayı, mandalina ve pembe biberin aynı fincanda buluşması da kelimenin taşıdığı bu açıklanamaz uygunluğa fazlasıyla yakındır.
Bu tür sözcükleri yaratan kişinin hayatına bakıldığında da görünürde birbirine uymayan iki ayrı Edward Lear ile karşılaşılır. Bugün onu nonsense şiirleri ve limerikleriyle hatırlasak da Lear meslek hayatına son derece ciddi ve hassas bir doğa ressamı olarak başlamıştı. Henüz genç yaşlarında Londra Zooloji Bahçesi için çalışan, papağanları ve başka egzotik kuşları büyük bir anatomik doğrulukla resmeden yetenekli bir illüstratördü. Kuşları yalnızca doldurulmuş örneklerden değil, canlı hâlleriyle gözlemleyerek çiziyor; tüylerin yönünden gagaların kıvrımına, hayvanın duruşundan bakışındaki ifadeye kadar en küçük ayrıntıyla ilgileniyordu. Bilimsel resimlerinde gerçekle arasına tek bir uydurma tüy bile koymayan bu adam, akşam olduğunda gerçekte bulunmayan hayvanlar, bitkiler ve sözcüklerle dolu şiirler yazıyordu.
Bu iki taraf aslında birbirine düşünüldüğü kadar uzak değildi. Lear, dünyayı dikkatle gözlemlediği için onu hangi noktadan eğip bükebileceğini de iyi biliyordu. Bir kuşun anatomisini doğru çizebilmek ile baykuşu bezelye yeşili bir kayıkta denize göndermek aynı merakın iki ayrı sonucuydu; ilkinde doğanın nasıl çalıştığını kaydediyor, ikincisinde ise biraz farklı çalışsaydı ne kadar eğlenceli olabileceğini gösteriyordu. Onun nonsense şiirleri rastgele sözcüklerin bir araya getirilmesinden oluşmaz; ritimleri, tekrarları ve sesleri son derece dikkatle kurulmuş, mantığın yerine başka bir düzen yerleştiren küçük dünyalardır.
Lear aynı zamanda hayatının büyük bölümünü yollarda geçiren bir ressamdı. İngiltere’den İtalya’ya, Yunanistan’dan Arnavutluk’a, Mısır’dan Hindistan’a uzanan seyahatlerinde gördüğü manzaraları yüzlerce çizim ve suluboyayla kaydetti; dağlar, kıyılar, antik kalıntılar ve uzak şehirler onun resimlerinde geniş, aydınlık bir dünyaya dönüştü. Sürekli hareket etmesinde yeni manzaralara duyduğu merak kadar, çocukluğundan beri yaşadığı sağlık sorunlarının ve daha sıcak iklim arayışının da payı vardı. Epilepsi nöbetleri, solunum rahatsızlıkları ve kendi aralarında “the Morbids” adını verdiği melankoli dönemleri hayatı boyunca ona eşlik etti. Buna rağmen, belki de tam bu nedenle, şiirlerinde gerçek dünyanın ağırlığından geçici olarak kurtulabileceği özgür bir alan kurdu.
Lear’ın nonsense dünyası üzüntünün bulunmadığı bir yer değildir; üzüntünün, yalnızlığın ve farklı olmanın başka bir dile çevrildiği yerdir. Şiirlerindeki karakterler çoğu zaman çevrelerindeki insanlar tarafından tuhaf bulunur, dışlanır ya da anlaşılmaz; fakat Lear onların tuhaflıklarını düzeltmeye çalışmaz. Bunun yerine onlara bir kayık verir, uzak bir ülke icat eder, yanlarına konuşan hayvanlar gönderir ve kimsenin daha önce duymadığı bir sözcükle yeni bir kimlik kazandırır. Baykuşla kedi de birbirlerine uygun olmadıkları düşünülebilecek iki canlıdır; buna rağmen şiirin dünyasında sevgileri açıklanmaya ya da savunulmaya ihtiyaç duymaz. Birlikte denize açılır, evlenir ve dans ederler. Mantığın onayını beklemek yerine kendi mutluluklarını kurarlar.
RUNCIBLE reçetesinin merkezinde yerba mate bulunmasının nedeni de bu hareketli, meraklı ve biraz huzursuz karakterdir. Yerba matenin yeşil, bitkisel ve hafif buruk yapısı çaya canlı bir omurga kazandırır; yumuşak bir meyve karışımının içinde kaybolmak yerine fincanın yönünü belirler. Kendine özgü uyanık karakteri, Lear’ın bir yerde uzun süre kalamayan, yeni manzaraların peşinden sürekli başka bir yolculuğa çıkan tarafını hatırlatır. Çayın diğer malzemeleri bu omurgayı örtmek için değil, tıpkı bir şiirin kelimeleri gibi onun çevresinde ritim kurmak için yerleştirilmiştir.
Ayva, reçeteye şiirden gelen en doğrudan izi bırakırken portakal kurusu ve mandalina Lear’ın resimlerindeki sıcak iklimleri hatırlatan parlak, güneşli bir katman oluşturur. Portakal daha tok ve kabuksu bir narenciye karakteri taşır; mandalina ise daha tatlı, canlı ve kolayca yükselen kokusuyla karışımın hareketini artırır. Bu ikisi yerba matenin yeşil burukluğunu aydınlatırken ayvanın daha sakin, tanıdık ve hafif nostaljik meyve kokusunu da görünür hâle getirir. Böylece fincan, bezelye yeşili bir kayığın nereden yola çıktığını bilmediğimiz hâlde sıcak ve uzak bir kıyıya doğru ilerlediğini hissettiren bir manzaraya dönüşür.
Adaçayı bu aydınlık meyvelerin arasına daha kuru, düşünceli ve hafif vahşi bir çizgi yerleştirir. Yerba mateyle birlikte reçetenin bitkisel tarafını güçlendirirken narenciyelerin çayı yalnızca neşeli bir meyve demine çevirmesini engeller. Lear’ın titiz doğa ressamlığı nasıl nonsense şiirlerinin altında görünmeyen bir düzen kuruyorsa, adaçayı da karışımın içinde benzer biçimde çalışır; ilk anda en dikkat çekici malzeme olmayabilir, fakat o çıkarıldığında reçetenin bütün yapısı fazla yuvarlak ve kolay hâle gelir.
Pembe biber ise çayın içindeki uydurma kelimedir. Meyvemsi ve hafif çiçeksi kokusunun ardından gelen küçük baharat kıpırtısı, tanıdık tatların arasına açıklanması güç bir yabancılık bırakır. Ayvanın, mandalinanın ve portakalın yanında bulunması ilk bakışta beklenmediktir; fakat yudumun sonunda yarattığı canlılık, onsuz reçetenin eksik kalacağını düşündürür. Runcible kaşığın neye benzediğini bilmediğimiz hâlde şiirde ona inanmamız gibi, pembe biberin de bu fincanda ne işi olduğunu uzun uzun sorgulamadan varlığını kabul ederiz. Çünkü kulağa değilse bile damağa doğru gelmektedir.
Çay demlendiğinde önce mandalina ve portakalın parlak kokuları yükselir; onların ardından ayvanın daha yumuşak, buruk tatlılığı ile yerba matenin yeşil gövdesi belirir. Adaçayı fincanın arkasında kuru ve aromatik bir gölge oluştururken pembe biber sonlara doğru küçük bir sürpriz bırakır. Ortaya ne tam anlamıyla meyveli ne yalnızca bitkisel, ne bütünüyle tanıdık ne de sırf tuhaf olmak için tuhaflaştırılmış bir çay çıkar. Her malzemenin kendi kimliği vardır, fakat birlikte oluşturdukları şeyin tek kelimelik bir karşılığı yoktur.
Daha doğrusu, eskiden yoktu.
Edward Lear’ın yüz elli yıldan uzun süre önce bir şiirin ritmi öyle gerektirdiği için uydurduğu runcible, bizim için bu reçeteyi anlatan en doğru sözcüğe dönüştü. Çünkü çay da tıpkı kelime gibi anlamını sözlükten değil, içindeki parçaların beklenmedik uyumundan alıyor; ayva şiirden, yerba mate yolculuklardan, narenciyeler Lear’ın aydınlık manzaralarından, adaçayı ciddi ressamlığından, pembe biber ise bütün bunları fazla makul olmaktan kurtaran nonsense dünyasından geliyor.
Birinin size “Runcible ne demek?” diye sorması hâlinde elbette Edward Lear’ın uydurduğu, kesin bir anlamı olmayan eski bir İngilizce sözcük olduğunu anlatabilirsiniz. Fakat daha kısa ve belki de Lear’ın daha çok hoşuna gidecek bir cevap vermek isterseniz, çayı demleyip önüne koymanız yeterlidir. Çünkü bazı kelimelerin sözlükteki karşılığı değil, fincandaki karşılığı daha açıklayıcıdır.




Yorumlar