James
Güncelleme tarihi: 11 saat önce
Asiliğin Kısa ve Yakıcı Tarihi

Etikette James Dean’i, onunla en kolay özdeşleştirdiğimiz hâllerden birinde görmüyoruz.
Üzerinde Rebel Without a Causeun kırmızı ceketi yok; bir spor otomobilin direksiyonunda değil, sigarasını dudaklarının kenarında taşıyarak kameraya meydan okumuyor. Başını önüne eğmiş, eski bir metal çaydanlıktan fincanlara çay dolduruyor. Masanın üzerinde küçük bir şekerlik, birkaç parça sade sofra eşyası ve üzerinde büyük harflerle yalnızca TEA yazan bir kutu var.
Kadrajın dışında Elizabeth Taylor oturuyor.
Kare, George Stevens’ın 1956 tarihli Giant filminde Jett Rink’in kulübesinde geçen sahneden. James Dean’in canlandırdığı Jett, Reata adlı devasa Teksas çiftliğinde çalışan yoksul ve içine kapanık bir genç adam; Elizabeth Taylor’ın Leslie Benedict’iyse çiftliğin sahibinin yeni evlendiği, Doğu Yakası’ndan gelmiş zarif ve meraklı karısıdır. Jett ona çay hazırlarken son derece basit, neredeyse mahcup bir misafirperverlik gösterir. Fakat Dean’in elinde en sıradan hareket bile olduğu gibi kalmaz. Başını eğişinde, gömleğinin açık yakasında ve çaydanlığı tutarken bedenini hafifçe içeri kapatışında; ilgiyle gurur, çekingenlikle meydan okuma birbirine karışır.
Jett, Leslie’yi etkilemek istemektedir ama bunu istediğini belli etmek istemez. Ona hizmet ederken uşak gibi görünmez; kendi yoksulluğunun ortasında, sahip olduğu küçük alanın efendisi olmaya çalışır. Masadaki çay, aralarındaki konuşmanın görünür bahanesidir. Asıl mesele sınıf farkı, arzu, kıskançlık ve Jett’in henüz nereye ulaşacağını kendisinin de bilmediği büyük hırsıdır.
Mama Ram Legends serisindeki JAMES adını taşımak için bu kareyi seçmemizin nedeni tam olarak budur. James Dean’in cazibesi yalnızca kırmızı ceketinde, dağınık saçlarında veya otomobillerinde değildi. Onu efsaneye dönüştüren şey, çay doldururken bile çevresinde bir gerilim yaratabilmesiydi. Sanki yaptığı hareketin altında, biraz sonra başka bir şey olacakmış hissi bulunurdu.
James Byron Dean, 1931’de Indiana’da doğdu. Çocukluğunun ilk yıllarını ailesiyle Kaliforniya’da geçirdi; annesini küçük yaşta kaybetmesinin ardından Indiana’ya dönerek amcası ve yengesinin çiftliğinde büyüdü. Sonradan oynayacağı karakterlerle hayatı arasında kolay ve romantik bağlantılar kurmak elbette risklidir, fakat Dean’in sinemadaki üç büyük rolünde de aynı duygunun farklı biçimleri görünür: Bir aileye, bir yere veya başka bir insana ait olmak isteyen; fakat kabul edilmek için kendisinden beklenen biçime girmeyi reddeden genç adam.
Oyunculuk yolculuğu onu yeniden Kaliforniya’ya, ardından New York’a götürdü. Televizyon yapımlarında ve tiyatroda çalışırken, oyuncunun rolü düzgün biçimde göstermesinden çok karakterin duygusal gerçeğini yaşamasını önemseyen oyunculuk anlayışıyla tanıştı. Dean’in kamera önündeki farklılığı da burada belirginleşti. Cümlelerini her zaman kusursuz bir Hollywood oyuncusu gibi tamamlamıyor, bazen kelimeleri ağzında eviriyor, beklenmedik yerlerde duruyor ve bedenini diyalog kadar etkili kullanıyordu. Karşısındaki oyuncuya önceden hesaplanmış bir tepki vermek yerine, o anda gerçekten işittiği bir şeye cevap veriyormuş hissi yaratıyordu.
1950’lerin başrol erkekleri çoğunlukla sağlam duran, ne söyleyeceğini bilen ve duygularını kontrol edebilen figürlerdi. Dean ise kararsızlığı, incinmişliği ve huzursuzluğu görünür kıldı. Onun karakterleri yalnızca öfkeli değildi; öfkelerinin altında sevilme ve kabul edilme arzusu vardı. Birine yaklaşmak istiyor, sonra bu ihtiyacın fark edilmiş olmasından utanıp geri çekiliyorlardı. Sertlik ile kırılganlığın aynı bedende bulunması, Dean’in görüntüsünü sıradan bir asi genç portresinden çok daha çekici hâle getirdi.
İlk büyük filmi East of Edenda canlandırdığı Cal Trask, babasının sevgisini kazanmak için çabalayan fakat kardeşinin gölgesinde kaldığına inanan yaralı bir oğuldu. John Steinbeck’in romanından uyarlanan filmde Cal’in isyanı, yalnızca otoriteye karşı duyduğu öfkeden çıkmaz; babası tarafından sevilmek ve iyi biri olduğuna inanmak istemesinden doğar. Dean’in performansında insanı etkileyen şey de Cal’in kötülüğe yönelme ihtimaliyle, birinin ona sarılması hâlinde bundan vazgeçebilecek çocuk tarafının aynı anda görünmesidir.
Aynı yıl çekilen Rebel Without a Cause, James Dean’i bir oyuncudan kuşak simgesine dönüştürdü. Jim Stark, ailesinin ve yetişkinler dünyasının ona sunduğu cevapların hiçbirine güvenmez. Ne babasında örnek alabileceği bir kararlılık ne de çevresindeki otoritede saygı duyabileceği bir ahlaki bütünlük bulur. Kırmızı ceketi ve beyaz tişörtü sinema tarihinin en tanınan kostümlerinden biri oldu; fakat Jim’in kalıcı olmasının nedeni yalnızca iyi görünmesi değildi. Seyirci onun öfkesinde, kendisini anlayacak bir aileyi başka gençlerle kurmaya çalışan yalnız bir çocuğu görüyordu.
Dean’in üçüncü ve son filmi Giant, bu karakter çizgisini daha geniş bir zamana yaydı. Jett Rink de Cal ve Jim gibi dışarıda kalmış, sahip olmadığı şeylere öfkeyle bakan bir genç adamdır; fakat onun hikâyesinde bu öfke zamanla servete ve iktidara dönüşür. Reata çiftliğinde çalışan yoksul Jett, kendisine miras kalan küçük toprak parçasında petrol bulur ve kısa sürede Teksas’ın en güçlü adamlarından biri hâline gelir. Ne var ki zenginlik, içinde taşıdığı aşağılanmışlık duygusunu ortadan kaldırmaz. Aksine, onu büyütebileceği devasa bir sahne sağlar.
Etiketteki çay sahnesi, Jett’in henüz o servete ulaşmadığı döneme aittir. Kulübesi sade, sofrası mütevazıdır; Leslie’ye sunabileceği şey, kendi elleriyle hazırladığı bir fincan çaydır. Dean bu sahnede Jett’in duygusunu açık bir romantik yakınlaşmaya dönüştürmez. Leslie’ye bakışlarında hayranlık vardır ama bunun yanında, onun temsil ettiği dünyaya duyduğu öfke ve o dünyaya bir gün kendi şartlarıyla girme arzusu da hissedilir. İkram ettiği çay bu yüzden yalnızca nazik bir hareket değil, gelecekteki Jett Rink’in küçük bir habercisidir: “Şu anda sahip olduğum şey bu; fakat beni bununla ölçmeyin.”
Leslie’nin Jett’e gösterdiği ilgi ve şefkat, onun zihninde hiçbir zaman tam anlamıyla kapanmayan bir kapı bırakır. Yıllar geçip Jett petrol zengini olduğunda bile Leslie’ye, Benedict ailesine ve onların dünyasına karşı taşıdığı arzu ile hınç birbirinden ayrılmaz. Film, onu yoksul ve çekici bir yabancıdan, gücünün ortasında yalnızlaşmış ve kendisini tüketmiş bir petrol baronuna kadar izler. James Dean, kendi hayatında ulaşamayacağı yaşları son filminde makyajla geçirir; saçları grileşir, bedeni ağırlaşır ve genç Jett’in içine sıkışmış öfkesi yaşlı adamın sarhoş çöküşüne dönüşür.
JAMES çayının reçetesi, James Dean’in görüntüsünü yalnızca “asi” sözcüğüyle özetlememek için tasarlandı. Bir fincanı baştan sona yakıcı hâle getirerek isyanı anlatmak kolay olurdu; fakat geriye yalnızca sertlik kalırdı. Dean’in çekiciliğiyse hiçbir zaman tek başına sertlikten doğmadı. Ona bakarken aynı anda hem yaklaşmak hem de mesafeyi korumak istemenizin nedeni, sıcaklık ile tehlikenin, incinmişlik ile itirazın birbirinden ayrılamamasıydı.
Bu yüzden reçete Orange Pekoe ile başlıyor. Adındaki orange yanıltıcı olabilir; Orange Pekoe portakal aromalı bir çay değil, siyah çay yapraklarının sınıflandırılmasında kullanılan geleneksel bir terimdir. Fincana koyu renkli, belirgin gövdeli ve tanıdık bir siyah çay karakteri verir. Reçetedeki baharatların dağılmadan durabileceği sağlam yapı budur.
James Dean’in görüntüsünde ne kadar başkaldırı bulunursa bulunsun, onun aynı zamanda klasik bir sinema yıldızı olduğunu unutmamak gerekir. Yüz hatları, saçları, kameranın önünde sessiz durduğunda bile fotoğrafın merkezini kendine çekmesi ve en gündelik kıyafeti bir kostüme dönüştürmesi, Hollywood’un yıldız yaratma geleneğine kusursuzca uyuyordu. Asi görüntünün etkili olabilmesi için önce bakılmaya değer olması gerekiyordu. Orange Pekoe da reçetede bu klasik ve güvenilir çekiciliği taşır.
Zencefil, siyah çayın içine ilk huzursuzluğu sokar. Isısı sivribiber gibi aniden saldırmaz; yudum ilerledikçe ağızda ve boğazda büyür. Parlak, taze ve keskin yapısıyla koyu çayın ağırlaşmasına engel olur. Reçeteye sürekli küçük bir hareket verdiği için, James Dean’in kameranın karşısında hareketsiz dururken bile taşıdığı kaçıp gitme ihtimaline benzer. Her şey yerli yerindedir ama hiçbir şey bütünüyle sakin değildir.
Tarçın ile karanfil bu huzursuzluğun çevresine sıcaklık kurar. Tarçın tanıdık ve davetkâr kokusuyla insanı fincana yaklaştırırken, karanfil bu yumuşaklığın içine daha koyu, keskin ve hafifçe tıbbi bir çizgi çeker. İkisi birlikte güven veren bir baharat sıcaklığı yaratır; fakat bu sıcaklığın içinde kolayca tarif edilemeyen küçük bir ciddiyet vardır. İlk bakışta yaklaşılır görünen, yakından tanındığında daha karmaşık hâle gelen biri gibi davranırlar.
Kakao bu sıcak baharatları koyulaştırır. Burada söz konusu olan, şeker ve sütle yumuşatılmış tatlı bir çikolata değildir; kavruk, topraksı ve hafif acı karakteriyle siyah çayın gövdesine derinlik veren kakaodur. Tarçın ile karanfilin etrafında bir gölge oluşturur ve reçeteyi rahat bir baharat çayı olmaktan çıkarır. James Dean’in siyah-beyaz fotoğraflarında yüzünün bir tarafının ışıkta, diğer tarafının düşüncelerini saklayan karanlıkta kalması gibi, kakao da fincanın hemen açıklanmayan tarafını taşır.
Sivribiber ise bütün bu çekiciliğin içine yerleştirilmiş itirazdır. İlk kokuda kendisini açıkça duyurmaz; siyah çay, kakao ve sıcak baharatlar öndeyken oldukça güvenli bir fincanla karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz. Yakıcılık yudumun sonunda belirir ve dudakta kısa, ince bir iz bırakır. Ne çayı içilemez hâle getirecek kadar saldırgandır ne de varlığı unutulacak kadar çekingen. Tam yaklaştığınız anda aranızdaki mesafeyi yeniden çizer.
Reçetenin “iğneli” tarafı buradadır. James Dean’in karakterleri de çoğu zaman bir anlık yakınlığın ardından sert bir söz, beklenmedik bir hareket veya ani bir geri çekilişle karşılarındakini durdururdu. Bu davranış her zaman güç gösterisi değildi; bazen savunmaydı. Sivribiber de tarçının, karanfilin ve kakaonun sıcaklığını reddetmez. Onların fazla rahat, fazla uyumlu ve fazla uslu bir bütün oluşturmasını engeller.
Bu malzemeler bir araya geldiğinde James Dean’in kişiliğini birebir tarif eden basit bir şema çıkmıyor; zaten iyi bir reçetenin böyle çalışmaması gerekir. Orange Pekoe klasik siyah çay gövdesini kurarken kakao onu koyulaştırıyor, tarçın ile karanfil yaklaşılabilir bir sıcaklık veriyor, zencefil fincanın içinde hareket yaratıyor ve sivribiber bütün bu uyumun kenarına küçük bir diken yerleştiriyor. Sonuç, ilk anda cazip gelen fakat kendisini hemen teslim etmeyen; koyu, sıcak ve hafifçe huzursuz bir çay oluyor.
Tıpkı etiketteki sahne gibi.
Jett Rink, Leslie Benedict’e çay hazırlıyor. İkramın kendisi son derece medeni, hatta mahcup görünüyor; buna rağmen görüntü rahat bir ev içi sahnesine dönüşmüyor. James Dean’in eğik başında, açık gömleğinde ve kadrajın dışında oturan kadına yönelmiş dikkatinde söylenmeyen bir şey bulunuyor. Masadaki fincanlar, iki insan arasındaki uzaklığı kapatmak yerine onu görünür kılıyor.
Giantın çekimleri tamamlandıktan kısa süre sonra, 30 Eylül 1955’te James Dean Kaliforniya’da geçirdiği trafik kazasında öldü. Yalnızca 24 yaşındaydı. O sırada üç büyük filminden sadece East of Eden gösterime girmişti; Rebel Without a Cause birkaç hafta sonra, Giant ise ertesi yıl seyirciyle buluşacaktı. Böylece insanlar Dean’i perdede henüz tanımaya başlarken, onun başka bir filmde görünmeyeceğini zaten biliyordu.
Bu tuhaf zamanlama efsanesinin önemli bir parçası oldu. Yeni bir oyuncunun yükselişini izlemek yerine, daha ilk filmlerinden itibaren tamamlanmış bir hayatın son parçalarına bakıldı. Her sahne aynı anda hem keşif hem de veda taşıyordu. Dean’in iki ayrı performansla ölümünden sonra Oscar’a aday gösterilmesi, kısa kariyerinin yalnızca trajik sonuyla değil, oyunculuk gücüyle de hatırlanmasını sağladı.
Ölümü James Dean’in yeteneğini yaratmadı; fakat görüntüsünün değişmesine izin vermedi. Yaşlanmadı, kendisini tekrar etmedi, yanlış roller seçmedi ve gençlik efsanesiyle mücadele etmek zorunda kalan orta yaşlı bir oyuncuya dönüşmedi. Seyircinin zihninde hep 24 yaşında, huzursuz ve birazdan bulunduğu yerden ayrılacakmış gibi kaldı. Yarım kalan kariyerinin çevresinde, gerçekleşmeyecek bütün ihtimaller büyüdü.
Yaşasaydı nasıl bir oyuncuya dönüşeceğini bilmiyoruz. Belki o gençlik öfkesini geride bırakacak, belki komedilerde oynayacak, belki yönetmen olacak, belki de kendi efsanesinin ağırlığından sıkılacaktı. Fakat James Dean’i James Dean yapan şeylerden biri, bu soruların cevapsız kalmasıdır. Onun hikâyesi tamamlanmış bir biyografiden çok, son karesi çekilmiş fakat devamı bulunamayan bir film gibidir.
Mama Ram Legends serisinde çaya yalnızca JAMES adını vermemizin nedeni de bu. Soyadı yazmadan kimi kastettiğimizi anlayabiliyoruz; çünkü James Dean artık yalnızca bir oyuncunun adı değil, belirli bir duygunun kültürel kısaltması. İyi görünmenin yetmediği, çekiciliğin içine biraz tehlike; sertliğin altına biraz kırılganlık ve her yakınlığın kenarına küçük bir kaçış ihtimali yerleştiren bir duygu.
Çayı içerken önce Orange Pekoe’nun sağlam siyah çay gövdesi geliyor. Tarçın, karanfil ve kakao fincanın çevresinde sıcak, koyu bir çekim alanı oluşturuyor; zencefil bu sıcaklığın içinde dolaşarak onu canlı tutuyor. Sivribiberse bütün tatlar yerleşti sanıldığında kısa bir dokunuşla ortaya çıkıyor. Yakıcılığını kanıtlamak için uzun süre konuşmuyor, yalnızca varlığını unutmamanızı sağlıyor.
Etiketteki çay kutusunun üzerinde TEA, bizim kutumuzun üzerinde JAMES yazıyor. İki sözcük de kendi bağlamında yeterli görünüyor. Masadaki içeceğin ne olduğunu ve çaydanlığı tutan genç adamın kim olduğunu biliyoruz; fakat görüntünün bizi neden bu kadar uzun süre tuttuğunu açıklamak daha zor.
Belki cevap, James Dean’in yaptığı en sıradan şeyin bile tamamlanmamış bir hikâyeye benzemesindedir. Elizabeth Taylor kadrajın dışında oturuyor, çay birazdan fincana dolacak ve Jett Rink başını kaldırarak ona bakacakmış gibi görünüyor. Fakat fotoğraf o andan hemen önce duruyor.
Biz de çayın hikâyesini orada bırakıyoruz.
Metal çaydanlık hâlâ James’in elinde, sivribiber henüz kendisini göstermedi ve fincan, ilk yudumu bekliyor.




Yorumlar