Hipster Paradise
Güncelleme tarihi: 11 saat önce
Herkesten Biraz Önce

Hipster kelimesi bugün sakalları, plak koleksiyonlarını, sabit vitesli bisikletleri ve menüsünde çekirdeğin rakımını belirten kahvecileri çağrıştırıyor olabilir. Fakat geçmişi, yirmi birinci yüzyılın kentli zevklerinden çok daha eskidir. 1930’ların sonu ile 1940’ların başında Amerikan caz çevrelerinde kullanılan hep ve hip, herkesin henüz bilmediği müzikten, dilden ve yeraltı kültüründen haberdar olmayı anlatıyordu.
Cab Calloway’in 1938’de yayımladığı küçük “Hepster’s Dictionary”, cazın çevresinde gelişen jive dilini kayda geçirirken; piyanist Harry Gibson 1940’larda hipster sözünü “hot jazz”ı bilen ve seven kişiler için kullandı. Hipster, en başından beri yalnızca belli şeylerden hoşlanan kişi değil, çevrede olup biteni başkalarından biraz önce sezen kişiydi.
Kelimenin üzerindeki kıyafetler zamanla değişti. Caz plaklarının yanına bağımsız rock grupları geldi; geniş takım elbiselerin yerini dar paçalar, karanlık kulüplerin yerini çıplak tuğlalı kahveciler aldı. Fakat temel fikir aynı kaldı: değerli olan yalnızca bir şeyi sevmek değil, onu henüz yaygınlaşmadan önce tanımaktı. Bu nedenle modern hipsterın zevki kadar zamanlaması da önemliydi. Küçük bir grup büyük festivallere çıktığında, mahalle kahvecisi ikinci şubesini açtığında ya da yıllardır taşınan bez çanta herkesin omzunda görünmeye başladığında keşfin büyüsü azalıyor; ana akımdan yarım adım önde kalmak için yeni bir şey bulmak gerekiyordu.
Moda, bir dönem bu kültürel refleksin İstanbul’daki en elverişli yaşam alanlarından birine dönüştü. Mahallede zaten sanatçılar, müzisyenler, eski apartmanlar, küçük dükkânlar, kitapçılar, barlar, kediler ve deniz kıyısında amaçsızca dolaşmaya uygun bir coğrafya vardı. Ardından üçüncü dalga kahve, bağımsız üreticiler, plaklar, analog fotoğraf makineleri, birbirine benzemeyen sandalyeler ve özellikle görünür bırakılmış ampul kabloları geldi. Kahve artık yalnızca kahve değildi; ülkesi, çiftliği, rakımı, işleme yöntemi ve kavrulma tarihiyle anlatılıyordu. Yeni yapılmış bir masa mümkünse kırk yıldır bir marangoz atölyesinde unutulmuş gibi görünmeliydi.
Hipster Paradise adı bu dünyaya dışarıdan bakılarak konmadı. Mama Ram da aynı ekosistemin içindeydi: dünyanın farklı yerlerinden gelen yaprakları, baharatları ve meyveleri kavanozlarda tutuyor; küçük miktarlarda reçeteler hazırlıyor; bir malzemenin nereden geldiğini anlatıyor ve ürünlerine herkesin ilk anda çözemediği isimler veriyordu. Üstelik bütün bunları Moda’da yapıyordu. Dolayısıyla isimdeki hafif alay, başkasına yöneltilmiş bir suçlamadan çok, içinde kendimizin de bulunduğu bir dönemin portresidir.
Reçete de hipster kültürünün en sevdiği fikirlerden biri etrafında kuruldu: tanıdık olanı alışılmadık bir bağlamda yeniden keşfetmek. Rooibos, hindistan cevizi, lavanta ve kakao ayrı ayrı gizli ya da ulaşılmaz malzemeler değildir. Hiçbiri haritada bulunmayan bir adadan gelmez; yalnızca birkaç kişinin bildiği bir topluluk tarafından dolunayda toplanmaz. Fincanın küçük numarası, bu tanıdık tatları daha önce karşılaşmadıkları bir çevrede yan yana getirmesidir. Yabancılık malzemelerde değil, aralarında kurulan ilişkidedir.
Bu ilişkinin zemini rooibostur. Güney Afrika’ya özgü Aspalathus linearis bitkisinden elde
edilen rooibos, Camellia sinensis yaprağından gelmediği için botanik anlamda çay değildir; buna rağmen uzun zamandır çay kültürünün içinde kendine rahat bir yer bulur. Doğal olarak kafeinsizdir. Okside edilmiş yaprakları demlendiğinde kızıl kahverengi bir renk; balı, kuru otu, ahşabı ve hafif karameli hatırlatan yumuşak bir tat verir. Siyah çayın belirgin burukluğuna sahip olmadığı için harmandaki gösterişli malzemelere sakin, sıcak ve geniş bir zemin hazırlar.
Hindistan cevizi bu zemine kremamsı ve kolay tanınan bir tatlılık ekler. Kakao çekirdekleriyle yan yana geldiğinde ilk çağrışım neredeyse kaçınılmaz biçimde çikolatadır; fakat kakao burada şekerli ve sütlü bir tatlı gibi davranmaz. Kavruk, koyu, hafif acı ve topraksı tarafını gösterir. Hindistan cevizi onun sert kenarlarını yumuşatırken kakao da rooibosun doğal sıcaklığını derinleştirir. İki malzeme arasındaki bağ tanıdıktır; reçetenin beklenmedik tarafı, bu koyu ve yuvarlak birlikteliğin üzerine lavantanın gelmesidir.
Lavanta, kakao ve hindistan cevizinin doğal çevresinden gelmiyormuş gibi görünür. Hafızadaki yeri çoğu zaman mutfaktan çok sabunlarda, kolonyalarda, keten dolaplarında ve temiz çamaşırların arasındadır. Çayda ölçüsü kaçtığında bütün fincanı kolayca ele geçirebilir; doğru miktarda kullanıldığındaysa rooibosun odunsu sıcaklığına serin ve çiçeksi bir açıklık kazandırır. Hindistan cevizinin tatlılığını hafifletir, kakaonun koyu tarafını havalandırır. Böylece biri mutfağa, diğeri keten dolabına aitmiş gibi duran iki koku aynı masada anlaşmaya başlar.
İlk yudumda rooibosun yumuşak tabanı ve hindistan cevizinin yuvarlaklığı hissedilir; kakao alttan kavruk bir iz bırakırken lavanta bütün bu sıcaklığın üzerinde kısa süre dolaşır. Hiçbiri diğerine dönüşmez ve hiçbiri bütün reçeteyi tek başına ele geçirmez. Harmanın karakteri tam da bu ayrıksı beraberlikten doğar: her malzeme kendi kimliğini korur, fakat fincanda daha önce bulunmadığı bir bağlam kazanır.
Hipster kültürünün bütün gösterişinin altında değerli bir merak da vardı: gözden kaçmış bir müziği yeniden dinlemek, endüstriyel olanın karşısında küçük üreticiyi aramak, bir malzemenin kökenini sormak ve herkesin sıradan kabul ettiği şeye biraz daha dikkatli bakmak. Hipster Paradise bu merakı sahiplenirken, keşfetme ayrıcalığıyla hafifçe eğlenir. Çünkü rooibos, hindistan cevizi, kakao ve lavanta kimsenin özel keşfi değildir; hepsi bizden çok önce buradaydı. Paradise ise bu eski malzemelerin yeni bir karşılaşma içinde, henüz tam olarak nereye ait olduklarına karar vermediği yerdir. Hepsi tanıdıktır. Yalnızca böyle değil.




Yorumlar