top of page

Do You Ever Think About The Roman Empire?

14 Ağu
7 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 11 saat önce

Zihinden Çıkmayan Bir İmparatorluk


Do You Ever Think About The Roman Empire? ürün kutusu

Her şey son derece basit görünen bir soruyla başladı:


Do you ever think about the Roman Empire?


Roma İmparatorluğu’nu hiç düşünür müsün?

2023 yılında İsveçli içerik üreticisi Saskia Cort, takipçilerinden hayatlarındaki erkeklere bu soruyu sormalarını istedi. Sorunun amacı tarih bilgilerini sınamak değildi. Yalnızca, erkeklerin Roma İmparatorluğu’nu kadınların tahmin ettiğinden daha sık düşündüklerine ilişkin tuhaf bir gözlemi sınayacaktı.


Cevaplar gelmeye başladığında gözlemin hiç de temelsiz olmadığı anlaşıldı.

Kadınlar telefon kameralarını açıyor, eşlerine, sevgililerine, babalarına ya da kardeşlerine Roma İmparatorluğu’nu ne sıklıkta düşündüklerini soruyordu. Beklenen cevap büyük ihtimalle “hiç” ya da “en son okuldayken” olmalıydı. Fakat karşılarında son derece sakin biçimde “haftada birkaç kez”, “hemen hemen her gün” ve hatta “bugün iki kere düşündüm” diyen erkekler buldular.


Asıl komik olan, cevap verenlerin bunun şaşırtıcı olabileceğini hiç düşünmemesiydi.

Onlar için Roma zaten zihnin doğal sakinlerinden biriydi. Bir su kemeri gördüklerinde, beton bir yapının ne kadar dayanacağını tartıştıklarında, bir siyasi kurum çökmeye başladığında, bir yol dümdüz biçimde ufka uzandığında ya da yalnızca bir imparatorluğun nasıl bu kadar büyüyebildiğini merak ettiklerinde Roma bir şekilde yeniden beliriyordu. Söylemeye gerek görmedikleri, fakat düzenli olarak ziyaret ettikleri zihinsel bir oda gibiydi.


İngilizceye çevrilen soru kısa sürede TikTok’a, oradan da özellikle Britanya’nın mizah kültürüne yayıldı. Bu coğrafyada Roma’nın hafızası zaten bütünüyle soyut değildi. Londra’nın altında Londinium, Bath’ın sıcak sularında Aquae Sulis, kuzeyde ise ülkeyi boydan boya kesen Hadrianus Duvarı duruyordu. Britanyalıların Roma’yı düşünmesi için bazen yalnızca kaldırımın biraz altına bakması yeterliydi.


Birkaç hafta içinde soru, kendi cevabından daha büyük bir şeye dönüştü.

İnsanlar artık yalnız Roma İmparatorluğu’nu değil, zihinlerine sebepsizce ve tekrar tekrar dönen herhangi bir şeyi “benim Roma İmparatorluğum” diye adlandırmaya başladılar. Yıllar önce izlenmiş bir filmin tek sahnesi, çözülememiş tarihî bir gizem, sona ermiş bir ilişki, belirli bir ünlünün başına gelenler ya da insanın gece yatarken nedensizce hatırladığı utanç verici bir an… Zihinde kendine kalıcı bir eyalet kuran her şey, kişisel bir Roma İmparatorluğu olabilirdi.


Fakat bütün bu mizahın altında hâlâ cevaplanmamış gerçek bir soru vardı:


Neden Roma?


Belki de çünkü Roma, üzerine düşünmek için neredeyse fazla iyi tasarlanmış bir konudur.

Küçük bir yerleşimin önce İtalya yarımadasına, ardından Akdeniz’in çevresindeki devasa bir siyasi düzene dönüşmesi başlı başına akıl almazdır. İmparatorluk en geniş sınırlarına MS 117 yılında, Traianus döneminde ulaştığında kuzeyde Britanya’dan güneyde Kuzey Afrika’ya; batıda Atlas Okyanusu kıyılarından doğuda Mezopotamya’ya kadar uzanıyordu. Akdeniz artık haritanın kenarında duran bir deniz değil, Roma dünyasının ortasındaki büyük su yolu olmuştu. Romalıların ona Mare Nostrum —“Bizim Deniz”— demesi, hem ulaştıkları gücün hem de kendilerine duydukları güvenin kusursuz bir özetiydi.


Fakat Roma’nın gerçek başarısı yalnızca toprak ele geçirmek değildi. Tarih, çok geniş toprakları kısa süreliğine ele geçiren ordularla doludur. Roma’yı zihinlerde kalıcı kılan, ele geçirdiği coğrafyaları yollar, limanlar, yasalar, vergiler, su sistemleri, kentler ve ortak bir idare altında birbirine bağlama konusundaki olağanüstü ısrarıydı.


Bir lejyon ilerlediğinde ardından çoğu zaman bir yol gelirdi. Yolun ardından tüccarlar, haberciler, vergi memurları, taş ustaları ve yeni yerleşimler… Dağlar yarıldı, vadiler köprülerle geçildi, nehirlerin üzerine kemerler kuruldu. Roma yolları yalnız asker taşımadı; haberleri, malları, dilleri, inançları, yemek alışkanlıklarını ve salgınları da taşıdı. Aynı ağ içinde zeytinyağı Hispania’dan Ren sınırına, Mısır’ın tahılı Roma’ya, şarap Galya’ya, baharatlar ise Kızıldeniz ve Hint Okyanusu üzerinden Akdeniz limanlarına ulaşabiliyordu.

Birbirlerinden binlerce kilometre uzakta yaşayan insanlar aynı sikkeleri ellerinde tutabiliyor, benzer hamamlara gidebiliyor, Roma hukukunun kavramlarıyla karşılaşabiliyor ve imparatorun yüzünü hiç görmedikleri hâlde bir madeni paranın üzerinde tanıyabiliyordu. İmparatorluğun başarısı biraz da buydu: Roma’yı yalnızca bir şehir olmaktan çıkarıp tekrar edilebilen bir sisteme dönüştürmek.


Su kemerleri uzak kaynaklardan şehirlere temiz su taşıdı. Hamamlar yalnızca yıkanılan yerler değil; haberin, ticaretin ve toplumsal hayatın dolaştığı kamusal mekânlar oldu. Beton, kemer ve kubbe kullanımı mimarinin ölçeğini değiştirdi. Roma hukuku, vatandaşlık fikri ve idari dil, imparatorluğun siyasi varlığından çok daha uzun süre yaşamaya devam etti.


Elbette bütün bunlar yalnızca dehanın ve mühendisliğin masum hikâyesi değildi.

Roma yollarında tüccarlar kadar ordular da yürüdü. Su kemerlerinin beslediği görkemli şehirlerin refahı, fethedilen topraklardan toplanan vergilere, çıkarılan madenlere ve köleleştirilen insanların emeğine dayanıyordu. Roma, karşılaştığı kültürleri birbirine bağladı; ama bunu çoğu zaman önce onları mağlup ederek yaptı. İmparatorluğun mermeri kadar gölgesi de büyüktü.


Belki onu bu kadar sık düşünmemizin sebeplerinden biri tam olarak budur. Roma, insanlığın düzen kurma kabiliyetiyle hâkimiyet arzusunun aynı yapıda ne kadar görkemli ve ne kadar ürkütücü biçimde birleşebileceğini gösterir. Bir su kemerine hayran olup onu mümkün kılan iktidarı sorgulayabiliriz. Bir Roma yolunun iki bin yıl sonra hâlâ izlenebilmesine şaşırırken o yolun ilk olarak hangi lejyonu nereye taşıdığını da düşünebiliriz.


Do You Ever Think About the Roman Empire? adlı çayı tasarlarken, antik bir Roma içeceğini yeniden üretmeye kalkışmadık.


Zaten siyah çay Roma dünyasının içeceği değildi. Yıldız anason Güney Çin ve Vietnam kökenliydi; limon otu Güney ve Güneydoğu Asya’nın sıcak coğrafyalarına aitti. Bugün bildiğimiz portakal çeşitlerinin Avrupa’daki yaygın hikâyesi de Roma’dan çok daha sonraki yüzyıllarda şekillenecekti. Bunları bir Roma mutfağına yerleştirmek tarih değil, hoş görünümlü bir kurgu olurdu.


Biz başka bir şeyi düşündük: Roma İmparatorluğu’nun coğrafi iştahını.

Roma, yalnızca sınırlarının içinde yetişenlerle yetinen kapalı bir dünya değildi. Mısır üzerinden Kızıldeniz limanlarına, oradan Arap Yarımadası’na ve Hindistan’a uzanan ticaret ağlarının ucunda duruyordu. Güney Hindistan’dan gelen karabiber Roma sofralarında öylesine aranan bir mala dönüştü ki, Romalı yazarlar doğuya akan altın ve gümüşten şikâyet ediyordu. İmparatorluğun orduları Hindistan’a ya da Çin’e ulaşmamış olabilir; fakat arzuları, paraları ve ticaret gemileri siyasi sınırlarının çok ötesine gidiyordu.

Bu nedenle reçetedeki malzemeler Roma’nın gerçek erzak listesini değil, dünyanın uzak noktalarını aynı merkez etrafında toplama fikrini temsil eder.


Zerdeçal fincanın içine imparatorluk altınını taşır. Parlak, sıcak ve neredeyse törensel rengi; zafer alaylarını, kartal sancaklarını, tapınak cephelerine vuran öğleden sonra güneşini ve Roma’nın kendisini dünyanın doğal merkezi sayan özgüvenini hatırlatır. Fakat kökeni bizi doğuya, Hindistan’a götürür. Böylece zerdeçal yalnız Roma’nın ihtişamını değil, o ihtişamın ulaşmak istediği uzak dünyaları da temsil eder.


Yıldız anason, reçetenin küçük haritasıdır. Merkezinden dışarı açılan sivri kollarıyla, Roma’dan farklı yönlere uzanan yolları andırır. Bütün yollar gerçekten Roma’ya çıkmıyordu elbette; fakat Roma, mümkün olan her yolun kendisine çıkmasını isteyecek türden bir şehirdi. Yıldız anasonun Güneydoğu Asya’ya uzanan kökeni ise imparatorluğun sınırlarını aşar. Roma’nın sahip olmadığı, fakat ticaret ve hayal yoluyla yöneldiği daha geniş dünyayı fincana getirir.


Limon otu bu ağır tarih anlatısının içine bir sınır rüzgârı sokar. Keskin, yeşil ve canlı kokusuyla taşın, mermerin ve zırhın arasından geçen beklenmedik bir ferahlıktır. Roma haritasında yer almayan tropikal topraklardan gelir; böylece reçeteye, hiçbir imparatorluğun dünyanın tamamına sahip olamayacağını hatırlatan yabancı bir ses ekler.

Portakal kurusu Akdeniz güneşinin belleğini taşır. Burada tarihsel bir Roma meyvesini birebir temsil etmekten çok, imparatorluğun çevresinde kurulduğu sıcak denizi, kıyı bahçelerini ve güneşte kurutularak saklanan meyveleri çağrıştırır. Parlak kabuğu zerdeçalın altın rengine katılır; fakat kurutulmuş hâli, her görkemin zamanla suyunu kaybedip geriye kokulu bir hatıraya dönüşebileceğini de söyler.


Meyan kökü reçetenin Roma dünyasıyla en eski ve doğrudan bağ kuran unsurlarından biridir. Akdeniz ve Batı Asya’nın tıp geleneklerinde tanınan bu kök, antik çağda boğazı yatıştırmak ve susuzluk hissini hafifletmek amacıyla kullanılmıştı. Tadı da Roma’ya yakışacak kadar tuhaftır: İlk anda tatlı, ardından köksü, koyu ve uzun süre kalıcı. Bir imparatorluk gibi kendini hemen belli eder ve çekildikten sonra dahi damakta hüküm sürmeye devam eder.


Siyah çay bütün bu uzak coğrafyaların üzerinde kurulduğu ana yoldur. Kendisi Roma’ya ait değildir; fakat güçlü, düzenli ve taşıyıcı yapısıyla reçetede Roma yollarının yaptığı işi üstlenir. Zerdeçalı, yıldız anasonu, portakalı, limon otunu ve meyan kökünü tek bir güzergâha bağlar. Her malzeme kendi karakterini korur; fakat artık aynı sistem içinde hareket eder.


Roma’nın yaptığı da bir bakıma buydu: karşılaştığı şeyleri her zaman icat etmedi, fakat onları topladı, uyarladı, ölçeklendirdi ve kendi adı altında yeniden düzenledi. Başka halkların tanrılarını panteonuna, mühendislik fikirlerini şehirlerine, askerlerini lejyonlarına ve seçkinlerini idari düzenine dahil etti. Roma’nın en büyük yeteneklerinden biri, başkasına ait olanı Roma sisteminin işleyen bir parçasına dönüştürmekti.

Kutunun üzerinde doğal olarak bir Roma büstü vardır.


Sert bakışı, ince yüzü ve geriye çekilen saç çizgisiyle bu yüz, Julius Caesar’ın tanıdık portre geleneğini çağrıştırır. Caesar’ın burada bulunması ayrıca güzel bir tarihsel ayrıntı taşır: Kendisi teknik olarak bir Roma imparatoru değildi. Roma Cumhuriyeti’nin ömür boyu diktatörü oldu; fakat bugün anladığımız anlamdaki imparatorluk, onun MÖ 44’te öldürülmesinden sonra, evlatlık oğlu ve varisi Octavianus’un Augustus adıyla iktidarı ele geçirmesiyle doğdu.


Yani etiketin üzerindeki adam, imparatorluğun hükümdarı değil; cumhuriyet ile imparatorluk arasındaki kapının eşiğinde duran kişidir.


Caesar Galya’yı fethetti, Ren Nehri üzerine köprü kurdurdu, Britanya’ya sefer düzenledi, iç savaşı kazandı ve Roma’daki siyasi düzeni geri döndürülemeyecek biçimde değiştirdi. Ardından senato toplantısına gittiği bir mart sabahı, kendi başarılarının yarattığı korkunun ortasında öldürüldü. Onu öldürenler cumhuriyeti kurtardıklarını düşündüler. Oysa suikast, durdurmak istedikleri dönüşümü daha da hızlandırdı.


Caesar öldü; fakat adı yaşadı. Caesar yalnız bir kişinin soyadı olmaktan çıktı, Roma hükümdarlarının unvanına dönüştü. Yüzyıllar sonra Almancadaki Kaiser ve Rusçadaki Tsar aynı adın yankısını taşımaya devam edecekti. Çok az insan, öldükten sonra adını siyasi bir makama dönüştürebilir.


Etiketteki büst bu nedenle yalnızca “Roma” demenin kolay bir görsel yolu değildir. O yüz, bir insanın imparatorluk kurulmadan önce imparatorluğun simgesine dönüşmesindeki tarihsel ironiyi taşır. Kutunun üzerindeki soruya sanki hafifçe kuşkuyla bakar:


Do you ever think about the Roman Empire?


Büstün vereceği cevap muhtemelen “Hangi imparatorluk?” olurdu.


Çünkü Caesar öldüğü sırada ortada henüz resmen bir Roma İmparatorluğu yoktu.

Bugün Roma’yı düşünürken çoğunlukla tek bir görüntüyü hatırlıyoruz: mermer sütunlar, kırmızı pelerinler, kartal sancakları, lejyonlar ve amfitiyatrolar. Oysa Roma’nın gerçek hikâyesi bundan çok daha dağınık, çok dilli ve çok coğrafyalıdır. Britanya’nın yağmurundan Mısır’ın tahıl ambarlarına, Anadolu kentlerinden Kuzey Afrika limanlarına kadar uzanan milyonlarca insanın; askerlerin, kölelerin, tüccarların, yurttaşların, yabancıların ve imparatorların hikâyesidir.


Reçetenin çok uzak kökenlere sahip malzemeleri aynı fincanda buluşturması bu yüzden tesadüf değildir. Zerdeçal, yıldız anason, limon otu, portakal ve meyan kökü bir Roma tarifine ait olmayabilir. Fakat hepsi birlikte Roma’nın en büyük fikrini anlatır: Dünyanın birbirinden uzak parçalarının yollar, ticaret ve büyük bir merkez arzusu etrafında buluşabileceği düşüncesini.


İmparatorluk sonunda parçalandı. Batı’daki siyasi yapı çöktü, yolların bir kısmı sessizleşti, heykeller devrildi ve tapınakların taşları başka binaların duvarlarına karıştı. Fakat Roma bütünüyle ortadan kaybolmadı. Dillerin, hukuk sistemlerinin, şehir planlarının, takvimlerin, siyasi unvanların ve zihnimizin içinde yaşamaya devam etti.

Belki bu yüzden insanlar hâlâ onu haftada birkaç kez düşünüyor.


Belki de gerçek başarı, iki bin yıl sonra bile bir kutunun üzerindeki mermer yüzün bize aynı soruyu sordurabilmesidir.


Do you ever think about the Roman Empire?


Artık düşünüyorsunuz.


Do You Ever Think About The Roman Empire
FromTRY 525.00
Satın Al

 

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page