top of page

Après Moi Le Déluge

14 Ağu
5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 11 saat önce

Versay’ın Işığında, Tufanın Eşiğinde


Après Moi Le Déluge ürün kutusu

Bazı çaylar önce reçetesiyle, sonra adıyla doğar. Après Moi Le Déluge bunun tam tersidir.


Hikâye Londra’da başladı. Kızımız Füruğ, bir gün hiç beklemediğimiz bir anda, “Bu isimle bir çay yapsanıza,” dedi: Après moi, le déluge.


Söz, daha ilk anda içinde bir çayın taşıyabileceğinden fazlasını barındırıyordu. Görkem ve kayıtsızlık, zarafet ve yaklaşan felaket, sarayın ışıklı salonlarıyla kapının dışındaki karanlık… Fakat güzel bir isim, henüz bir reçete değildir. Hele böylesine ağır bir tarih taşıyorsa, birkaç hoş kokulu malzemeyi yan yana getirip üzerine iliştirilecek bir etiket hiç değildir.


Önce sözün peşine düştük.


“Benden sonra tufan” anlamına gelen Après moi, le déluge, çoğunlukla Fransa Kralı XV. Louis’ye atfedilir. Sözün bir başka ve muhtemelen daha eski biçimi olan Après nous, le déluge —“Bizden sonra tufan”— ise kralın resmî unvanı olmayan fakat saraydaki etkisi birçok resmî unvandan daha büyük sevgilisi Madame de Pompadour’la ilişkilendirilir.


Anlatılanlara göre takvimler 1757’yi gösteriyordu. Yedi Yıl Savaşı sırasında Fransız ordusu Rossbach’ta Prusya kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgiye uğramıştı. XV. Louis’nin morali bozuktu; Madame de Pompadour ise onu teselli etmek için geleceğin felaketlerini şimdiden düşünmemesini söylemiş ve cümleyi eklemişti: Après nous, le déluge.


Gerçekten o anda, tam olarak bu kelimelerle söylenip söylenmediğini bilmiyoruz. Tarihin en güzel cümlelerinin bir kısmı, onları söylediğine inanmak istediğimiz kişilere sonradan yakıştırılmıştır. Kimi kaynak sözü Pompadour’a, kimi XV. Louis’ye verir. Fakat cümlenin yüzyıllar boyunca taşıdığı anlam değişmez: Bizden sonrası bizi ilgilendirmez. Düzen çökecekse, biz gittikten sonra çöksün. Tufan gelecekse, hiç değilse bizim ayakkabılarımız ıslanmasın.


Elbette bu söz daha sonra Fransız Devrimi’nin habercisiymiş gibi okunacaktı. Oysa 1789 henüz uzaktaydı. Bastille’in taşları yerindeydi, giyotin meydanlara kurulmamıştı ve Versailles’ın aynaları hâlâ yalnızca mum ışığını, ipek elbiseleri ve birbirine eğilerek konuşan saray mensuplarını yansıtıyordu. Yine de eski düzenin içinde belli belirsiz bir çatlak vardı. Saray incelik, sanat ve zevk konusunda belki de tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşarken, Paris’in büyük bölümünde gündelik hayat yoksulluk, kıtlık korkusu ve ağır vergilerle şekilleniyordu.


Bir tarafta porselen fincanlar, safran, vanilya, pudralı peruklar ve birkaç saat sürecek bir eğlence için kurulan bahçeler… Diğer tarafta evine götüreceği ekmeğin fiyatını hesaplayan insanlar.


Après Moi Le Déluge işte bu iki Fransa’yı aynı fincanda karşı karşıya getirmeliydi.

Mama Ram mutfağında “reçetelerimizin tanrıçası” diye andığımız Dila, bu fikri aldı ve hemen bir çaya dönüştürmedi. Dört ay boyunca onun etrafında dolaştı. Malzemeleri denedi, çıkardı, yeniden yerleştirdi; farklı dengeler kurdu ve her denemede aynı soruya geri döndü: Bir fincan, hem mütevazı bir evin mutfağını hem de Versailles’ın ölçüsüz ihtişamını nasıl anlatabilir?


Cevap, çayın ilk kokusuyla açılan eski bir kapıda saklıydı.


Melek otu ile Basra limonu ilk anda bizi anneannelerimizin mütevazı evlerine götürür. İçinde kurutulmuş otların, limon kabuklarının, eski kavanozların ve ne işe yaradığını yalnızca evin büyüğünün bildiği bitkilerin bulunduğu küçük mutfaklara… Gösteriş için değil, gerektiği zaman kullanılmak üzere saklanan malzemelere; elden çıkarılmayan cam şişelere, temiz örtülere ve dar imkânlarla kurulmuş kendine yeten bir düzene.


Basra limonunun kuru, buruk ve hafifçe isli ekşiliği reçeteye hemen neşeli bir narenciye ferahlığı vermez. Daha eski, daha mahcup bir yerden konuşur. Melek otunun köksü, yeşil ve biraz tıbbi karakteriyle birleştiğinde, fincanın ilk katmanında neredeyse unutulmuş bir ev kokusu belirir. Bu, saray mutfağının kokusu değildir. Paris’in gösterişli cephelerinin arkasında kalan dar odaların, tutumlu kilerlerin ve gündelik hayatı küçük marifetlerle ayakta tutan kadınların dünyasıdır.


Portakal kurusu da bu mütevazı tarafın içinde yer alır. Taze meyvenin parlak ve sulu hâlinden çok, mevsimi geçtikten sonra bile kokusunu saklama arzusunu taşır. Kurutmak, bir bakıma zamana ve yokluğa karşı alınmış küçük bir tedbirdir: Bugünün bolluğundan yarına bir parça bırakmak. Tufanın geleceğinden şüphelenenlerin, sessizce yüksek raflara erzak kaldırması gibi.


Sonra çayın öteki yüzü açılır.


İran safranı, birkaç ince telin taşıyabileceğinden çok daha büyük bir ihtişamla belirir. Tarih boyunca ağırlığından fazla kıymet görmüş; yemeği yalnızca tatlandırmakla kalmayıp ona zenginlik, tören ve ayrıcalık duygusu katmış bir malzemedir. Çubuk vanilyanın küçük parçaları da aynı dünyaya aittir. Bugün tanıdık bulduğumuz vanilya, on sekizinci yüzyıl Avrupa’sında uzak diyarlardan gelen, emek isteyen ve herkesin kolayca erişemeyeceği bir lükstü. Safranla yan yana geldiğinde çayın içinde Versailles’ın kapıları açılır: altın varaklar, şamdanlar, ağır perdeler ve bir sonraki ziyafetin hangi salonda verileceğini tartışan insanlar…


Safran ile vanilya bu reçetede yalnızca güzel kokmak için bulunmaz. Onlar eski rejimin şatafatıdır; halkın yaşamından giderek uzaklaşmış bir dünyanın yenilebilir mücevherleridir.


Karadut iki tarafın arasında koyu renkli bir perde gibi durur. Meyvemsi ve cömerttir; fakat neşeli bir yaz meyvesi kadar kaygısız değildir. Ezildiğinde bıraktığı derin mor leke, kolayca silinmez. Reçeteye hem saray kumaşlarının zengin rengini hem de bütün bu zarafetin altında birikmekte olan karanlığı taşır. Tatlılığı vardır ama masum değildir.

Pembe biber ise ilk bakışta dönemin süslemelerine yakışacak kadar zarif görünür. Küçük, parlak ve neredeyse dekoratif taneleriyle porselen bir tabağın üzerinde rahatlıkla yer bulabilir. Fakat ısırıldığında beklenmedik bir sıcaklık bırakır. Güzel görünen şeylerin bütünüyle zararsız olmayabileceğini hatırlatan küçük bir huzursuzluktur; yaklaşmakta olan tufanın uzaktan duyulan ilk çıtırtısı gibi.


Bütün bunlar siyah çayın koyu zemini üzerinde buluşur. Siyah çay burada yalnızca malzemeleri taşıyan bir gövde değil, sahnenin kendisidir. Bir yanı güçlü ve tanıdık, diğer yanı buruk; üzerine hem mütevazı mutfağın kurutulmuş otlarını hem de sarayın safranını yerleştirebilecek kadar geniş ve karanlık bir sahne.


Kutunun üzerindeki resim ise Jean-Honoré Fragonard’ın yaklaşık 1767 tarihli Salıncak tablosudur. Eserin asıl adı Les Hasards heureux de l’escarpolette —“Salıncağın Mutlu Tesadüfleri”— olsa da bu zarif ad, resmin içindeki oyunu bütünüyle ele vermez.

Pembe, köpüklü elbiseli genç bir kadın, gölgelerle kaplı özel bir bahçede salınmaktadır. Arkadaki yaşlı adam onu yukarı doğru iterken çalılıkların arasına gizlenmiş genç sevgili, eteğinin altına bakabileceği kusursuz noktada uzanmıştır. Kadının ayakkabısı havaya fırlar; bahçedeki Cupid heykeli ise parmağını dudaklarına götürerek izleyiciyi sessiz olmaya çağırır. Herkes başka bir şey biliyor, başka bir şeyi görmüyor ve resmin bütün cazibesi bu küçük suç ortaklığından doğuyor.


Tablo Versailles Sarayı’nda geçmez. Fakat saray çevresinde yetişmiş ayrıcalıklı dünyanın hazza, gizliliğe ve sonuçlarını düşünmeden oynanan oyunlara duyduğu iştahı Versailles’ın resmî bir portresinden çok daha iyi anlatır. Üstelik sol taraftaki sus işareti yapan Cupid, Madame de Pompadour için yapılmış ünlü bir heykele doğrudan göndermedir. Böylece çayın kutusunda kullandığımız resim, yalnızca dönemin ihtişamını göstermekle kalmaz; adını aldığı söze ve o sözün etrafında dolaşan kadına gizli bir bağ da kurar.


Fragonard tabloyu yaptığında Madame de Pompadour artık hayatta değildi. Fransız Devrimi’ne ise yirmi yıldan fazla vardı. Resimde hiç kimse yaklaşan felaketi düşünmez. Kadın salıncağın en yüksek noktasındadır; eteği havalanmış, ayakkabısı uçmuş, sevgilisi çalıların arasından gülümsemektedir. Bahçe, içerideki oyunu dış dünyadan saklayacak kadar sık ve güzeldir.


Fakat salıncağın tabiatında kaçınılmaz bir şey vardır: Ne kadar yükseğe çıkarsa çıksın, aynı yerde kalamaz.


Bir süre sonra geri dönmek zorundadır.


Après Moi Le Déluge böylece yalnızca on sekizinci yüzyıl Fransa’sından esinlenmiş gösterişli bir çay olmadı. Reçetenin bir yanında melek otu, Basra limonu ve portakal kurusunun taşıdığı sade evler; diğer yanında İran safranı ile çubuk vanilyanın kurduğu saray vardır. Karadut ikisinin arasına koyu bir leke bırakır; pembe biber ise bütün zarafetin ortasında küçük ama rahatsız edici bir kıvılcım yakar.


Bu çay, yoksulluk ile ihtişamı birbirine karıştırıp aradaki farkı ortadan kaldırmaz. Tam tersine, ikisini aynı fincanda yan yana tutar. Bir yudumda eski bir mutfağın çekmecesi açılır; bir sonrakinde Versailles’ın şamdanları yanar. Biri ötekini tamamlamaz. Biri ötekinin nasıl mümkün olduğunu sorgular.


Adını Füruğ verdi. Dila, dört ay boyunca o adın içinde saklanan Fransa’yı reçeteye dönüştürdü.


Ve sonunda, salıncaktaki kadın hâlâ havadayken çayı fincana döktük.


Çünkü tufanın ne zaman geleceğini kimse bilmiyordu.


Ama uzakta, suyun sesi çoktan duyuluyordu.


Après Moi, Le Déluge
FromTRY 772.00
Satın Al


 



 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page